Hamsi, bir balıktan çok daha fazlasıdır. Karadeniz’de denizin soğukla imtihanını kazanmış küçük bir hafıza parçası, soba başında açılan gazetelerin üstüne sinmiş koku, yağmurla karışık tuzlu rüzgar, sofraya oturulmadan önce başlayan bir muhabbet ve çoğu zaman az ama yeter fikrinin ta kendisidir. Hamsi bereketi temsil eder ama bolluğun şımarıklığını değil; küçüktür, kalabalık gelir, tek tek sayılmaz ama herkes nasibini bilir, tavası da olur, buğulaması da, pilavın içine girer, mısır ekmeğinin yanına yakışır ve hiçbir zaman yalnız yenmez çünkü hamsi, paylaşılarak anlam kazanan nadir şeylerden biridir.
Bugün hala hamsi konuşulurken balığın kendisinden çok onun etrafındaki hayat anlatılır. Balıkçının sesi, kasanın içindeki parlaklık, bu akşam hamsi var cümlesinin evde yarattığı küçük sevinç ve belki de en önemlisi, basit bir şeyin insanı bu kadar mutlu edebilmesine duyulan şaşkınlık. Karadeniz halkı için balıklar bir kenara, hamsi başka bir kenaradır çünkü hamsi sadece denizden çıkan bir canlı değil, mevsimin başladığını haber veren bir işaret, sofranın kaderini belirleyen bir müjde ve hayatın ritmini düzenleyen küçük ama merkezi bir unsurdur.
Hamsi geldi mi evin havası değişir, tava sesinden önce muhabbet başlar, kim daha iyisini nereden aldı, bu sene yağı yerinde mi, deniz soğudu mu gibi sorular konuşulur ve balık pişirmek bir yemek olmaktan çıkıp neredeyse törensel bir hal alır. Karadeniz insanı hamsiye yalnızca damak tadıyla bakmaz, onda bereketi, paylaşmayı ve dayanışmayı görür, azıyla yetinmeyi öğrenmiş bir kültürün sessiz öğretmeni gibidir hamsi, gösterişsizdir ama vazgeçilmezdir, tıpkı Karadeniz’in sert ama içten insanları gibi.
Hamsinin pilavı yapılır, buğulaması yapılır, mısır ekmeğinin yanına konur, hatta fıkrası anlatılır, başka hiçbir balık bu kadar gündelik hayata karışamaz, bu kadar çok anının içine sızamaz. Bu yüzden Karadeniz’de mesele balık meselesi değildir, mesele hamsidir. Çünkü bazı şeyler tür değildir, kimliktir ve hamsi de Karadeniz insanı için tam olarak budur.