Rüyalar, zihnin uykuya geçtiği anda sustuğu sanılan mantığın değil, gündüz bastırılan, ertelenen, yok sayılan her duygunun ve düşüncenin sahneye çıktığı başka bir bilinç katmanında oluşur; bu yüzden rüya görmek, yalnızca beynin rastgele görüntüler üretmesi değil, insanın uyanıkken kendine anlatamadığı hikayeleri semboller aracılığıyla kendine fısıldamasıdır. Rüyaların görülme nedeni, tek bir açıklamayla sınırlanamayacak kadar çok katmanlıdır; biyolojik düzeyde beyin gün içinde biriken bilgileri düzenler, duygusal düzeyde bastırılmış hisleri boşaltır, psikolojik düzeyde iç çatışmaları simgelerle ifade eder, spiritüel bakış açısında ise rüya, bilincin gündelik kimlikten sıyrılıp daha geniş bir algı alanına temas etme biçimi olarak kabul edilir ve tüm bu katmanlar aynı anda çalıştığı için rüyalar çoğu zaman karmaşık, parçalı ve ilk bakışta anlamsız görünür.
İnsan gördüğü rüyaları, çoğu zaman “neden böyle bir şey gördüm” sorusuyla karşılar; çünkü rüyalar mantığın doğrusal akışını reddeder, zaman sıçrar, mekan bükülür, tanıdık yüzler yabancı roller üstlenir ve bu kaotik yapı aslında rüyanın zayıflığı değil, gücüdür, çünkü bilinçaltı düz yazıyla değil, sembolik bir dille konuşur. Rüyaların önemi tam da burada başlar; zira rüya, bilinçaltının sansürsüz alanıdır, insanın kendine bile itiraf edemediği korkular, arzular, suçluluklar ya da özlemler rüyalarda doğrudan isimleriyle değil, imgelerle ortaya çıkar ve bu imgeler kişiye özeldir, yani aynı sembol iki farklı insan için tamamen farklı anlamlar taşıyabilir.
Peki gördüğümüz rüyalardan anlam çıkarmalı mıyız. Bu sorunun cevabı, rüyaya nasıl baktığımıza bağlıdır; eğer rüyayı geleceği haber veren mutlak bir kehanet gibi ele alırsak, yanılma ihtimali yüksektir, ancak rüyayı iç dünyamızın o anki durumunu gösteren bir bilinç haritası olarak okursak, rüya son derece değerli bir farkındalık aracına dönüşür. Her rüya yorumlanmak zorunda değildir; bazı rüyalar yalnızca zihinsel boşaltım işlevi görür, günün yorgunluğunu, dağınık düşüncelerini temizler ve bu rüyaların peşine düşmek, gereksiz anlam yüklemesi yaratabilir, ancak tekrar eden rüyalar, yoğun duygular uyandıran sahneler ya da uyandığımızda içimizde güçlü bir iz bırakan rüyalar, genellikle dikkate alınması gereken mesajlar taşır.
Rüyaların anlamlandırılması, dışarıdan hazır sembol listeleriyle değil, kişinin kendi hayat bağlamı üzerinden yapılmalıdır; rüyada görülen bir düşüş, biri için kontrol kaybı anlamına gelirken, bir başkası için teslimiyet ya da özgürleşme hissini temsil edebilir, bu yüzden rüya dili evrensel değil, kişisel bir alfabe ile yazılır. Rüyaları anlamlandırmak, onları çözmekten çok dinlemeyi gerektirir; “Bu rüya bana ne söylemek istiyor?” sorusundan önce “Bu rüya bende ne hissettirdi” sorusunu sormak, rüyanın gerçek kapısını aralar, çünkü rüyaların özü görüntülerde değil, uyandırdığı duygulardadır.
Sonuçta rüyalar, insanı yönlendirmek için değil, uyandırmak için vardır; geleceği belirlemekten çok, şimdiki anın içsel dengesini göstermek isterler ve rüyalarla kurulan sağlıklı ilişki, onları körü körüne yorumlamak değil, kendini tanıma yolculuğunda bir pusula gibi kullanabilmektir, çünkü rüya gördüğümüz anlarda aslında başka bir dünyaya gitmeyiz, kendimizin daha derin bir katmanına ineriz.