Bisiklete binip ayın önünden geçmek, insanın hayatla yaptığı sessiz bir anlaşma gibidir; hiçbir yere yetişme zorunluluğu olmadan, kimseye bir şey kanıtlama ihtiyacı duymadan, sadece hareketin kendisine izin verdiği bir anda, pedallar dönerken zamanın gevşediğini hissettirir. Ay orada, yukarıda, her şeyi görmüş ama hiçbir şeye karışmamış bir tanık gibi durur; sen ise onun önünden geçerken büyük bir sahnenin küçük ama anlamlı bir parçası olursun, sanki dünya senin için ışığını biraz ayarlamış, gölgeleri bilerek uzatmıştır.
O anın güzelliği, gösterişli olmasından değil, fark edilmeden yaşanmasından gelir; ne alkış vardır ne izleyici, sadece ay ışığıyla çizilmiş bir silüet ve kendi nefesinin ritmi. Bisikletin zincir sesi, gecenin sessizliğine karışır ve insan, hayatın çoğu zaman unutturduğu o basit duyguyu yeniden hatırlar, ilerlemek illa ki hızlanmak demek değildir. Bazen yavaşça gitmek, doğru yerde durmak ve etrafına bakabilmek, var olmanın en dürüst halidir.
Ayın önünden geçerken insan, bir anlığına kendini bir film karesinin içinde gibi hisseder ama bu film başkasına anlatılmak için değil, yaşanmak içindir; çocukluktan kalan özgürlük duygusu, yetişkinliğin yüklerinden sıyrılıp kısa bir süreliğine geri döner. O an, ne geçmişin pişmanlıkları pedala dolanır ne de geleceğin kaygıları yokuş çıkarır; sadece şimdi vardır ve şimdi, nadiren bu kadar sade, bu kadar hafif ve bu kadar yeterli olur.
Belki de bisiklete binip ayın önünden geçmenin insana iyi gelmesinin nedeni budur; hayatın karmaşası içinde hiçbir anlam yüklemeden, hiçbir sonuç beklemeden yaşanan anların hâlâ mümkün olduğunu hatırlatır. Ay, sen geçtikten sonra da yerinde kalır, gece yine gece olur, sokaklar yine sessizleşir ama sen bilirsin ki bir yerlerde, zamanın yavaşladığı ve insanın kendine denk düştüğü o kısa an gerçekten yaşanmıştır ve bazen insanın ihtiyacı olan tek şey de budur.