Madam Helena Petrovna Blavatsky’nin “Gizli Öğreti” adını verdiği şey, ne bir dinin devamıydı ne de yeni bir inanç sistemi kurma çabası; bu öğreti, insanlığın ilerlediğini sandığı çizginin aslında büyük bir unutma döngüsünden ibaret olduğunu iddia eden, rahatsız edici derecede soğukkanlı bir bilinç haritasıydı ve Blavatsky bu haritayı çizerken teselli dağıtan bir rehber gibi değil, geçmişi hatırlatmakla lanetlenmiş bir tanık gibi konuşuyordu. Ona göre insan, düşündüğünden çok daha eskiydi; bedenler değişiyor, diller kayboluyor, şehirler yıkılıyor ama bilincin çekirdeği aynı kalıyor, yalnızca her çağda biraz daha bastırılıyor, biraz daha parçalanıyor ve sonunda sembollerin, mitlerin, kutsal masalların içine hapsedilerek güvenli hale getiriliyordu, çünkü çıplak bilgi tehlikeliydi ve her zaman öyle olmuştu.
Blavatsky’nin satır aralarında ısrarla vurguladığı şey şuydu: İnsanlık hiçbir zaman cehaletten kurtulmak istemedi, yalnızca fazla hatırlamaktan korktu, çünkü hatırlamak; tanrıları sorgulamayı, otoriteleri geçersiz kılmayı ve düzenin kırılganlığını açığa çıkarmayı beraberinde getiriyordu, bu yüzden her büyük uygarlık kendi doruğunda bilgiyi kutsallaştırmak yerine mühürlemeyi seçti. Atlantis ve Lemurya anlatıları bu bağlamda romantik kayıp kıtalar değil, bilginin kontrolsüz kaldığında nasıl yok edildiğinin arketip hikayeleriydi; Blavatsky, bu uygarlıkların ahlaki çöküşten değil, bilincin yanlış ellerde yoğunlaşmasından dolayı çöktüğünü ima ederken aslında modern dünyaya da soğuk bir uyarı gönderiyordu: teknoloji ilerler, zihin geride kalırsa, yıkım kaçınılmaz olur.
“Gizli Öğreti”nin en sarsıcı tarafı, insanın evrendeki konumunu yüceltmek yerine küçültmesiydi; insan ne merkezdedir ne de seçilmiş, yalnızca çok katmanlı bir bilinç zincirinin geçici halkasıdır ve bu zincirde daha önce gelenler olduğu gibi, sonra gelecek olanlar da vardır, bu yüzden tarih sandığımız şey bir başlangıç değil, yalnızca bir ara duraktır. Blavatsky’ye göre unutulan hafıza bireysel değil, kolektiftir; her insan doğarken yalnızca genetik mirasını değil, bastırılmış bir bilinç tortusunu da taşır, bu yüzden bazı korkuların kaynağı yoktur, bazı semboller evrensel biçimde tanıdık gelir ve bazı kelimeler, anlamını bilmesek bile içimizde titreşir.
Bu noktada “Gizli Öğreti”, insanın kendine anlattığı masalı bozar; biz geçmişi öğrenen varlıklar değiliz, geçmişi hatırlamamak için çaba harcayan varlıklarız ve dinler, ideolojiler, hatta modern bilim bile çoğu zaman bu unutmayı düzenli ve sürdürülebilir kılmak için yapılandırılmıştır. Blavatsky’nin dili bu yüzden rahatsız eder; çünkü umut satmaz, kurtuluş vaat etmez, yalnızca şunu söyler: Hafıza geri döndüğünde, insan kendisiyle yüzleşmek zorunda kalır ve bu yüzleşme çoğu zaman aydınlanma değil, çöküş getirir. “Gizli Öğreti”, bir kapıyı aralamaz; o kapının zaten hiç kapanmadığını, yalnızca üstünün örtüldüğünü hatırlatır ve asıl soru burada başlar: İnsanlık gerçekten hatırlamaya hazır mı, yoksa unutmak hala en güvenli sığınak mı.