Arınmanın ve Sessiz Kabulün Semti [ 09 Ocak 2026 ]


Arınmanın ve Sessiz Kabulün Semti

Eyüp Sultan, İstanbul’un kalabalık hafızasında yüksek sesle konuşmayan ama sustuğunda bile insanın içini titreten nadir semtlerinden biridir; burası, ziyaret edilen bir mekan olmaktan çok, insanın kendi yüküyle yüzleşmek zorunda kaldığı bir eşik alanı gibidir ve bu eşikten geçen herkes, farkında olsun ya da olmasın, şehirden değil, kendinden bir parça bırakır geride. Bu semtin ruhu, ne yalnızca bir türbenin kutsallığında ne de tarih kitaplarında anlatılan fetih hikayelerinde saklıdır; Eyüp Sultan’ın asıl ağırlığı, yüzyıllar boyunca buraya aynı niyetle gelen insanların iç seslerinin üst üste binerek oluşturduğu sessiz bir bilinç katmanında yaşar ve bu yüzden burada atılan her adım, yalnızca taş zemine değil, kolektif bir hafızaya da basar.

Eyüp Sultan Camii çevresinde dolaşırken insan, İstanbul’un başka hiçbir yerinde hissetmediği bir duyguyla karşılaşır: bu duygu huzur değildir, umut değildir, hatta bazen teselli bile değildir; bu duygu daha çok kabulleniştir, çünkü Eyüp Sultan insanı iyileştirmeye çalışmaz, değiştirmez, yükseltmez, yalnızca olduğu yerde durmasına izin verir ve bazen en büyük arınma tam olarak budur. Burada edilen dualar yüksek sesli değildir, aceleci hiç değildir; insanlar dilek tutmaktan çok, içlerinden bir şeyleri bırakmak için gelirler ve bu bırakma hali, zamanla mekana sinmiş bir alışkanlık gibi hissedilir; sanki Eyüp Sultan, insanlara “isteme”yi değil, “taşıyamadığını bırakmayı” öğretmiştir.

Semtin mezarlıkları bile ölümün soğuk yüzünü değil, hayatın geçiciliğini hatırlatan bir öğretmen gibi durur; taşlar süslü değildir, yazılar gösterişli değildir, çünkü Eyüp Sultan’da ölüm bir son değil, yükten kurtulma hali olarak algılanır ve bu algı, yaşayanların omuzlarına çöken ağırlığı hafifletir.
Pierre Loti Tepesi’ne çıkan yol, bir manzara hattı olmaktan çok, içe doğru yapılan bir yürüyüş gibidir; yukarı çıkıldıkça şehir küçülür, sesler dağılır, ayrıntılar silinir ve insan, farkında olmadan kendi içindeki karmaşayı da aşağıda bırakır, çünkü Eyüp Sultan yükseltmez, sadeleştirir.

Bu semtin enerjisi dönüştürücü değil, çözücüdür; insan burada büyük kararlar almak istemez, hayatını kökten değiştirmeyi planlamaz, aksine içindeki gürültünün biraz olsun dinmesini ister ve bu yüzden Eyüp Sultan, spiritüel arayışların değil, ruhsal yorgunlukların sığınağıdır. Eyüp Sultan’ın asıl gücü, insanı özel hissettirmemesinde yatar; burada kimse seçilmiş değildir, kimse diğerinden üstün değildir, herkes aynı sessiz sıraya girer, aynı taşlara basar, aynı gölgelerin içinden geçer ve bu eşitlik hissi, modern insanın en çok unuttuğu şeylerden biri olan tevazuyu yeniden hatırlatır.

Tarih boyunca buraya gelen devlet adamları, alimler, askerler ve sıradan insanlar, bu mekanda aynı şeyi aramışlardır: affedilmekten çok, kabul edilmek; Eyüp Sultan kimseye vaatte bulunmaz, mucize sunmaz, gelecek çizmez, yalnızca şunu fısıldar gibi durur: “Olduğun halinle buradasın ve bu yeterli.” Bu yüzden Eyüp Sultan, İstanbul’un spiritüel haritasında bir merkez değil, bir duraktır; yolculuğun başı ya da sonu değil, insanın yolda biraz durup nefes aldığı, yükünü yere koyup omuzlarını yokladığı bir ara noktadır ve belki de bu yüzden, buradan ayrılan herkes aynı kişi değildir, ama kimse bunu yüksek sesle dile getirmez. Eyüp Sultan’da mistik olan şey görünmezdir; hissedilir ama gösterilmez, anlatılmaz ama taşır ve insan bu semtten ayrılırken arkasına bakma ihtiyacı hissetmez, çünkü burada bırakılan şeyler geri dönmek istemez.