Bazı insanlar vardır sevgisini saklamaz, hissettiklerini açıkça anlatır, yanlış anlaşılmamak için kelimelerini özenle seçer, karşısındaki insanın anlaması için defalarca dener, bazen bir cümleyle, bazen bir bakışla, bazen de sadece varlığıyla anlatmaya çalışır, çünkü onun için sevmek sadece hissetmek değil, aynı zamanda anlatabilmektir. Ama her çaba, her açıklama, her içten yaklaşım aynı yere çarptığında, yani karşısındaki insan ne söylenirse söylensin duymuyorsa, ne gösterilirse gösterilsin görmüyorsa, işte o zaman bir şey değişir bir anda değil, yavaş yavaş, fark edilmeden içten içe koparak.
Çünkü insan bir kez susmaz. Anlaşılmadığını hissettikçe susmayı öğrenir. Önce biraz daha az anlatır, sonra bazı şeyleri içinde tutar, sonra anlatsam da değişmeyecek demeye başlar ve en sonunda artık konuşmamayı seçer ama bu seçim sandığın gibi bir vazgeçiş değildir, bu bir kırılmanın, bir yorulmuşluğun ve en çok da anlaşılmamış olmanın sonucudur. Ve en çok yanlış anlaşılan yer de burasıdır. Susmak sevmemek değildir. Aksine bazen insan en çok sevdiği kişiye karşı susar, çünkü daha fazla anlatmanın inciteceğini, daha fazla açıklamanın hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini anlar ve kendini korumak için geri çekilir ne arar, ne yazar, ne de eskisi gibi anlatır, çünkü artık konuşmanın değil, susmanın daha az yoracağını fark etmiştir.
Bu bir gurur değildir.
Bu bir oyun hiç değildir.
Bu, mecburiyetten doğan bir sessizliktir.
İnsan bazen konuşamadığı için değil, konuşsa da anlaşılmayacağını bildiği için susar içinde hala aynı sevgi varken, dışarıya hiçbir şey yansıtmamayı seçer, çünkü artık kendini anlatmaya değil, kendini korumaya ihtiyaç duyar. Ve belki de en acı gerçek şudur. Bazı insanlar gitmez. Sadece susar. Ama o sessizlik, bir gün anlaşılsın diye değil… Daha fazla kırılmamak için vardır. Bu durum bir kalkana dönüşür kırılmak can acıtıcı olduğu için koruma kalkanını kaldırır ve susar.