Afro-Türkler, Osmanlı döneminden itibaren özellikle Doğu Afrika, Sudan, Habeşistan ve Zanzibar hattından Anadolu’ya getirilen ya da gelen insanların torunlarıdır ve tarihleri çoğu zaman görünmez kılınmış olsa da bu toprakların yerleşik, köklü ve yaşayan bir parçasıdır.
Osmanlı İmparatorluğu’nda Afro-Türklerin varlığı 16. yüzyıla kadar uzanır; bir kısmı kölelik yoluyla sarayda, konaklarda ve tarım alanlarında çalıştırılmış, bir kısmı ise özgürleştikten sonra Ege ve Akdeniz kıyılarına yerleşmiş, özellikle İzmir, Aydın, Muğla, Manisa ve Antalya çevresinde köyler kurarak tarım, zanaat ve gündelik yaşamın içinde yer almıştır.
Cumhuriyet’le birlikte Afro-Türkler hukuken diğer yurttaşlarla eşit hale gelmiş olsa da sosyal görünürlükleri uzun süre sınırlı kalmış, kimlikleri çoğu zaman yabancı sanılmış, oysa büyük çoğunluğu Türkçeyi ana dili olarak konuşmuş, yerel kültürle tamamen iç içe yaşamıştır. Kültürel olarak Afro-Türk kimliğinin en bilinen öğelerinden biri Dana Bayramıdır. Kökeni Afrika’ya uzanan bu ritüel, zamanla Anadolu kültürüyle harmanlanmış, müzik, ritim ve topluluk duygusunu öne çıkaran bir hafıza alanına dönüşmüştür ve bugün yeniden canlandırılarak kültürel miras olarak yaşatılmaya çalışılmaktadır.
Dana Bayramı, Afro-Türk topluluklarının Afrika kökenli hafızasını Anadolu kültürüyle harmanlayarak yaşattığı, özellikle Ege bölgesinde izlerine rastlanan simgesel bir ritüeldir; tarihsel olarak bereket, dayanışma ve topluluk bilincini temsil eden bu bayramda dana, yalnızca bir hayvan değil, paylaşımı, yeniden bir araya gelmeyi ve unutulmaya yüz tutmuş bir kimliğin görünür kılınmasını simgeler ve müzik, ritim, dans ve kolektif yemek etrafında şekillenen bu kutlama, zamanla dini bir anlamdan çok kültürel bir hatırlama pratiğine dönüşerek Afro-Türklerin bu topraklardaki varlığını sessiz ama güçlü biçimde hatırlatan yaşayan bir hafıza alanı haline gelmiştir.
Türkiye’de Afro-Türk kimliği uzun süre görünmez kaldığı için ünlü başlığı altında anılan isimler az gibi görünür ama yine de farklı alanlarda öne çıkmış ve varlığıyla bu görünmezliği kırmış Esmeray, Mansur Ark, Didem Soydan, Defne Joy Foster ve Sibel Kekilli gibi bazı isimlerden söz edebiliriz; üstelik bu isimlerin çoğu Afro-Türk olmayı bir kimlik söylemi haline getirmeden, gündelik hayatın içinde doğal biçimde temsil etmiştir.
Afro-Türkler meselesi yalnızca etnik bir başlık değil, aynı zamanda Türkiye’nin çok katmanlı tarihini, unutulan hikayelerini ve “kim bizden sayılır?” sorusunu hatırlatan sosyolojik bir aynadır. Çünkü Afro-Türklerin hikayesi, bu topraklarda siyah olmanın yabancı olmak anlamına gelmediğini, aksine yüzyıllardır burada olan bir varoluş biçimini gösterir ve bugün bu hikayenin daha fazla anlatılması, görünür kılınması ve normalleştirilmesi, geçmişle kurulan ilişkinin de olgunlaşması anlamına gelir.