Astraea, Yunan mitolojisinin en sessiz ama en sarsıcı figürlerinden biridir; çünkü onun hikayesi, tanrıların savaşlarını, kıskançlıklarını ya da büyük felaketleri değil, insanlığın yavaş ve fark edilmeden bozulan ahlakını anlatır ve bu anlatı, gürültülü bir yıkımdan çok, sessiz bir terk ediş üzerinden ilerler. Astraea, Zeus ile Themis’in kızıdır; yani gücün ve kozmik düzenin soyundan gelir, fakat diğer Olimpos tanrılarının aksine insanlarla arasına mesafe koymaz, tam tersine Altın Çağ boyunca yeryüzünde yaşamayı seçer, insanların arasında dolaşır, onların adalet duygusunu gözlemler ve dünyayla gökyüzü arasında bir köprü gibi var olur. Altın Çağ, mitolojik anlatılarda insanlığın en saf dönemidir; savaşın bilinmediği, açgözlülüğün henüz kök salmadığı, yalanın ve hilenin neredeyse isim olarak bile var olmadığı bu çağda Astraea’nın varlığı bir denetimden çok doğal bir uyumun yansımasıdır, çünkü adalet, yasalarla değil, içgüdüyle yaşanır.
Ancak çağlar değiştikçe, Bronz ve Demir Çağ’a doğru ilerlenirken, insanlar arasında hırs büyür, güç arzusu merhametin önüne geçer ve adalet artık içten gelen bir denge olmaktan çıkıp zorla hatırlatılması gereken bir kavrama dönüşür; işte bu noktada Astraea’nın hikayesi karanlıklaşır, çünkü o, adaleti dayatan bir tanrıça değildir, adaletin kendiliğinden var olduğu bir dünyanın sembolüdür. Mitlere göre Astraea, insanlığın yozlaşmasını gördükçe yeryüzünden adım adım çekilir; bu bir öfke ya da intikam değildir, yüksek sesle verilen bir ceza hiç değildir, aksine tanrısal bir hayal kırıklığının, sessiz bir kabullenişle birleşmiş halidir ve belki de bu yüzden en ağır cezadır. Astraea’nın dünyayı terk edişi, adaletin yok edilmesi değil, insanlığın onu hak etmediğinin ilanıdır; o, adaleti zorla uygulamayı reddeder, çünkü zorla uygulanan adaletin artık adalet olmadığını bilir ve bu bilgelik, onu Olimpos’un bile ötesine taşır.
Göğe yükseldiğinde Astraea, Başak Takımyıldızı’na dönüşür; elinde genellikle bir başak ya da teraziyle tasvir edilmesi, hem bereketin hem de ölçünün sembolüdür, fakat bu semboller artık yeryüzüne değil, gökyüzüne aittir ve bu mesafe, mitolojinin en güçlü metaforlarından birini yaratır: Adalet hala vardır, ama artık uzaktadır. Astraea’nın gökyüzüne yükselmesiyle birlikte, insanlar adaleti tanrılardan değil, kendi kurdukları yasalardan, kurumlarından ve güç dengelerinden aramaya başlar; fakat mit, bu arayışın her zaman eksik kalacağını fısıldar, çünkü Astraea’nın yokluğu, adaletin yalnızca kural değil, ahlâk meselesi olduğunu hatırlatır. Bu nedenle Astraea, Yunan mitolojisinde bir savaşın ya da büyük bir felaketin kahramanı değildir; onun trajedisi, insanlığın aynasıdır ve bu ayna, kırılmaz ama yukarıdan bakar, mesafe koyar ve yargılamadan izler.
Astraea’nın hikayesi bugün hala bu kadar güçlüdür, çünkü her çağ kendini şu soruyla yüzleşirken bulur: Adalet gerçekten yok mu oldu, yoksa biz mi ona ulaşamayacak kadar uzaklaştık. Gökyüzünde parlayan Başak Takımyıldızı, işte bu sorunun sessiz cevabı gibi durur; Astraea hala oradadır, fakat yeryüzüne ancak hak edildiğinde dönecektir.