İnsanlık tarihine dikkatle bakıldığında en güçlü imparatorlukların, en zengin krallıkların, en büyük orduların ve en etkileyici medeniyetlerin bile sonunda tek bir gerçekle yüzleştiği görülür. O gerçek, gücün sonsuz olmadığı, servetin kalıcı olmadığı, makamın ebedi olmadığı, fakat adaletin er ya da geç herkesin kapısını çaldığı gerçeğidir. Çünkü adalet yalnızca mahkeme salonlarında verilen kararların adı değildir. Resmi adalet, insanların kurduğu sistemlerin içinde işler fakat bunun yanında yüzyıllardır farklı kültürlerin dinlerin, filozofların ve kadim öğretilerin sözünü ettiği başka bir denge daha vardır. Kimileri buna ilahi adalet der, kimileri evrensel denge, kimileri karmanın yasası, kimileri ise sadece hayatın kaçınılmaz düzeni olarak bakar. İsimler değişebilir, fakat anlatılan fikir dikkat çekici biçimde birbirine benzer. İnsan psikolojisi çoğu zaman yapılan kötülüğün cezasının hemen verilmesini ister. Haksızlığa uğrayan kişi, adaletin aynı gün gerçekleşmesini bekler. Beklediği olmazsa Demek ki adalet yok. diye düşünmeye başlar. Oysa doğanın hiçbir yasası acele etmez. Bir ağacın büyümesi yıllar alır, bir kayanın şekil değiştirmesi binlerce yıl sürer, insan karakterinin oluşması ise bazen bir ömür ister. Hayatın büyük dengeleri de çoğu zaman bir gün içinde kurulmaz. Beklemek zorunda kalınan her süreç, adaletin olmadığı anlamına değil, bazen henüz tamamlanmadığı anlamına gelir.
Psikoloji bize ilginç bir gerçeği gösterir. Sürekli yalan söyleyen insanlar zamanla herkesten şüphe etmeye başlar. Sürekli aldatanlar aldatılacaklarına inanırlar. Başkalarını kullananlar, çevrelerindeki herkesin kendilerini kullanacağını düşünmeye başlar. Bunun nedeni yalnızca vicdan değildir. İnsan zihni, dış dünyayı çoğu zaman kendi iç dünyasının aynası gibi algılar. Başkasına verdiği zararı normalleştiren kişi, aynı zararın kendisine yapılacağını düşünerek yaşamaya başlar. Böylece ceza yalnızca dışarıdan gelmez bazen insanın kendi zihni, kendi vicdanı ve kendi korkuları en ağır mahkemeye dönüşür. Sosyoloji açısından bakıldığında da benzer bir döngü görülür. Güvenin olmadığı toplumlarda insanlar birbirine yardım etmeyi bırakır. Sürekli haksız kazancın normalleştiği yerlerde ekonomik düzen bozulur. İnsanların birbirine olan inancı zayıflar Aileler çözülmeye başlar, dostluklar çıkar ilişkisine dönüşür ve sonunda en çok kazandığını düşünenler bile güvene ihtiyaç duydukları gün yalnız kalırlar. Adalet yalnızca bireyleri değil, toplumun görünmeyen omurgasını da ayakta tutan en önemli unsurdur. Omurga kırıldığında beden nasıl ayakta duramazsa, adalet duygusu kaybolduğunda toplum da uzun süre ayakta kalamaz.
Kadim Mısır'da insanların ölümden sonra kalplerinin, doğruluk ve düzeni temsil eden Ma'at'ın tüyüyle tartıldığına inanılırdı. Buradaki sembol yalnızca ölümden sonraki yargıyı anlatmaz. Aynı zamanda insanın yaşam boyunca taşıdığı yüklerin, yalanlarının, hırslarının ve vicdanının ağırlığını temsil eder. Antik Yunan'da ise Nemesis, ölçüsüz kibri ve haksız üstünlüğü dengeleyen ilahi güç olarak anlatılırdı Doğu öğretilerinde karma kavramı, yapılan her eylemin bir iz bıraktığını ve bu izin eninde sonunda sahibine döneceğini söyler. Farklı coğrafyalar, farklı inançlar ve farklı çağlar birbirinden habersiz görünse de aynı temel fikre ulaşmıştır. Hiçbir davranış boşlukta kaybolmaz. Modern bilim de farklı bir dille benzer bir noktaya temas eder. Her davranış, yalnızca karşı tarafı değil, davranışı yapan kişinin karakterini de şekillendirir. Tekrarlanan her seçim beynin sinir ağlarını yeniden düzenler. Merhamet gösteren biri zamanla daha merhametli bir karakter oluştururken, sürekli öfkeyle yaşayan biri kendi zihnini öfkenin içinde yeniden inşa eder. İnsan yalnızca kaderini değil, kişiliğini de yaptığı seçimlerle yazar. Bu nedenle bazı cezalar dışarıdan gelmeden önce insanın içinde oluşmaya başlar.
Hayatta bazen en büyük yanılgı, sessizliği zafer sanmaktır. Bir insan yaptığı haksızlığın ardından uzun süre hiçbir sorun yaşamayabilir Bu durum birçok kişiye yaptığının doğru olduğunu düşündürebilir. Oysa hayatın bazı hesapları günlük tutulmaz. Bazı sonuçlar aylar sonra, bazıları yıllar sonra, bazıları ise insanın en çok ihtiyaç duyduğu anda karşısına çıkar. Bu yüzden gecikmiş olmak gerçekleşmeyeceği anlamına gelmez. İnsan ilişkileri de bunun sayısız örneğiyle doludur. Bugün sevgiyi küçümseyen biri yarın en çok sevgiye ihtiyaç duyan kişi olabilir. Bugün güveni kıran biri yarın güvenebileceği tek bir insan bulamayabilir. Bugün başkalarının gözyaşını önemsemeyen biri, yarın kendi gözyaşlarını silecek bir omuz arayabilir. Hayat bazen aynı olayı birebir tekrar ettirmez fakat aynı duyguyu farklı bir sahnede insanın önüne getirir. İşte birçok insanın Hayat bana yaşattığını yaşattı. dediği anlar tam da bu yüzden ortaya çıkar.
Gerçek adalet yalnızca cezalandırmak değildir. Bazen adalet, insanın yaptığı davranışın sonucunu bütün açıklığıyla görebilmesidir Çünkü farkındalık, çoğu zaman en ağır hükümdür. Vicdanı tamamen körelmemiş bir insan için yaptığı hatayı bütün çıplaklığıyla görmek yıllarca taşınan görünmez bir yüke dönüşebilir. Bu yüzden bazı insanlar mahkeme kapısından ceza almadan çıkar, fakat kendi zihinlerinin içinde ömür boyu süren bir davanın sanığı olarak yaşamaya devam eder. Belki de bu yüzden adalet, korkulacak bir güç olmaktan önce saygı duyulması gereken bir dengedir. İnsanı doğru davranmaya zorlayan şey yalnızca kanunlar değildir. Görünmediği halde her seçimin bir iz bıraktığını bilmek, insanı daha dikkatli yaşamaya davet eder. Çünkü hiçbir söz gerçekten kaybolmaz, hiçbir davranış tamamen silinmez ve hiçbir niyet bütünüyle yok olmaz İnsan, attığı her adımla yalnızca başkalarının hayatına değil, kendi geleceğine de sessizce bir cümle yazar
Sonunda insan şunu fark eder. Adalet bazen bir hakimin imzasıyla gelir, bazen vicdanın sessizliğiyle, bazen toplumun hafızasıyla bazen de hayatın beklenmedik bir dönemeçte önüne çıkardığı görünmez hesapla. Adı ne olursa olsun, dünyanın en eski öğretilerinden modern psikolojiye kadar uzanan ortak bir gerçek vardır. Güç geçicidir, servet geçicidir, ün geçicidir, öfke geçicidir. Fakat insanın yaptığı seçimlerin bıraktığı iz, çoğu zaman sandığından çok daha uzun yaşar. Bu yüzden adalet yalnızca mahkemelere bırakılacak kadar küçük bir kavram değildir. Adalet, insanın kendisiyle, toplumla, doğayla ve inandığı hakikatle kurduğu en büyük dengedir. O denge bozulduğunda hayat er ya da geç onu yeniden kurmanın bir yolunu bulur.