6 Şubat sabahı, merkez üssü Kahramanmaraş olan ve yalnızca birkaç saat arayla tekrarlanan o iki büyük deprem, insanın zamana olan güvenini elinden alan, uykuyu bile suç ortağı gibi hissettiren, sabahın karanlığını bir daha asla eskisi gibi olmayacak bir anıya dönüştüren bir kırılma noktasıydı; çünkü o sabah saat 04:17’de yalnızca yer sarsılmadı, aynı zamanda hayatlarımızın zemini, güven dediğimiz görünmez duvar, “ev” dediğimiz kelimenin anlamı da yerinden oynadı. İnsan bazen yaşadığı anı tam olarak kavrayamaz, çünkü acı çok büyüktür, kelimeler küçüktür ve kalp o kadar hızlı çarpar ki düşünce bile geriden gelir; işte o sabah da hepimiz, ister, orada olalım ister yüzlerce kilometre ötede olalım, aynı sarsıntının içinden geçtik, çünkü bazı felaketler coğrafi değildir, doğrudan insanın içine düşer ve orada büyür.
Enkazın başında bekleyen bir insanın yüzünde, yalnızca kaybın gölgesi değil, aynı zamanda çaresizlikle karışmış bir umut vardı; belki bir ses duyulur, belki bir nefes, belki betonun altından gelen o incecik tıklama hayata tutunan bir mucizedir diye beklemek, insanın içindeki en saf ve en kırılgan tarafı ortaya çıkarıyordu ve o bekleyişte zaman saatle değil, kalbin attığı her vuruşla ölçülüyordu. O gün anladık ki, “ev” sadece duvarlardan ibaret değilmiş, “şehir” sadece binalardan oluşmuyormuş, çünkü şehir dediğimiz şey aslında insanların birbirine olan bağı, sabah selamları, aynı fırından alınan ekmek, aynı sokakta büyüyen çocukluk anılarıymış; yıkılan sadece beton değildi, birlikte yaşanmış yılların sesi, kahkahaların yankısı, pencereden süzülen akşam ışığıydı.
İnsan, böylesi bir acının ortasında kendine şu soruyu soruyor: Hayat bu kadar kırılganken biz neyin kavgasını veriyoruz, neyin telaşını taşıyoruz, neyi erteleyip neyi gereğinden fazla büyütüyoruz; çünkü bir gecede anlıyoruz ki en sağlam sandığımız şeyler bile bir anda yok olabilirken, geriye kalan tek gerçek şey birbirimize duyduğumuz merhamet ve dayanışma oluyor. Soğuk havada, karanlık sokaklarda, elinde bir battaniyeyle başka birine uzanan bir insanın gözlerinde gördüğümüz şey, belki de bu toprakların en güçlü tarafıydı; çünkü acı ne kadar büyük olursa olsun, insan kalbi hala başka bir kalbi ısıtabilecek güce sahipti ve belki de bizi ayakta tutan tam olarak buydu: birbirimize tutunma iradesi.
6 Şubat, yalnızca bir tarih değil, hafızamızın derinlerine kazınmış bir sessizliktir; o sessizlikte kaybettiklerimizin isimleri var, yarım kalmış cümleler var, bir daha asla tamamlanamayacak hikayeler var ve her yıl o gün geldiğinde, içimizde bir yer yeniden sarsılıyor, çünkü bazı yaralar kabuk bağlasa bile izi silinmiyor. Ama yine de, bütün bu karanlığın içinde insanın aklından geçen tek bir düşünce var: Hayat devam etmeli, çünkü gidenlerin ardından yaşamak bir sorumluluk, bir emaneti taşımak gibi; onların anısını unutmadan, onların hayallerini içimizde yaşatarak, daha bilinçli, daha dikkatli, daha merhametli bir toplum olma çabasıyla ayağa kalkmak belki de bu büyük acının içinden çıkarabileceğimiz en anlamlı ders.
Ve belki de en çok şunu öğrendik: Sevdiğimizi söylemeyi ertelememek, sarılmayı geciktirmemek, kırgınlıkları büyütmemek gerekiyor; çünkü zaman sandığımız kadar geniş değil ve bir gecede, tek bir sarsıntıyla, bütün planlarımız yer değiştirebiliyor. 6 Şubat’ı anlatmak aslında bir depremin teknik verilerini sıralamak değil, insanın içindeki kırılmayı, kaybın ağırlığını, umudun inatçı direncini anlatmaktır; çünkü o gün yıkılan şehirler kadar, yeniden ayağa kalkan kalpler de vardı ve belki de bu ülkenin en büyük gerçeği, ne kadar sarsılsa da insanın yeniden ayağa kalkabilme gücüdür.