Kapadokya insanın sadece gözleriyle değil, içindeki sessiz bir boşlukla gördüğü bir yerdir buraya adım attığında ilk fark ettiğin şey manzaranın güzelliği değil, açıklayamadığın bir tanıdıklık hissidir, sanki daha önce hiç gelmediğin halde burayı hatırlıyormuş gibi olursun, çünkü Kapadokya sadece bir coğrafya değil, insanın kendi içindeki derin katmanlara benzeyen bir yansımadır ve bu yansıma, taşın, toprağın ve zamanın birleştiği o garip noktada kendini gösterir. Bu topraklar milyonlarca yıl önce volkanların öfkesinden doğmuş olsa da bugün taşıdığı şey bir patlamanın izi değil, aksine uzun bir suskunluğun hafızasıdır rüzgarın sabırla şekillendirdiği peri bacaları, aslında doğanın değil zamanın heykelleridir ve her biri geçmişten bugüne kadar taşınmış bir sır gibi durur, ne tamamen açığa çıkar ne de tamamen gizlenir. İnsan bu yapıları izlerken sadece estetik bir hayranlık duymaz, aynı zamanda içsel bir sorgulamaya sürüklenir, çünkü bu şekiller bir şey anlatmaz gibi görünür ama insanın zihninde sürekli bir şeyleri çağırır.
Kapadokya’nın asıl derinliği ise yüzeyde değil, yerin altındadır yer altı şehirlerine indiğinde hava değişmez ama his değişir, ses azalmaz ama anlam yoğunlaşır ve dar koridorlarda ilerledikçe insan sadece fiziksel olarak değil, zihinsel olarak da içine doğru çekilir. Bu yapılar yalnızca düşmandan saklanmak için yapılmış gibi anlatılır ama bu açıklama eksiktir, çünkü burası aynı zamanda görünmeyenden korunma isteğinin de mimarisidir insan sadece dış tehditlerden değil, bazen kendi korkularından, bazen inancından, bazen de bilmediği bir şeyden saklanmak ister ve Kapadokya bu saklanmanın somutlaşmış halidir. Bu coğrafyada dolaşırken hissedilen o yoğun enerji, çoğu zaman mistik kelimesiyle açıklanmaya çalışılır ama aslında bu kelime bile yetersiz kalır, çünkü burada hissedilen şey bir gizemden çok bir hatırlayıştır. Anadolu’nun kadim geçmişinde var olan ana tanrıça kültleri, toprağın doğurganlığına atfedilen kutsallık ve yaşamın kaynağının dişil bir güç olarak görülmesi, Kapadokya’nın ruhuna işlemiş gibidir. Bu yüzden mağaralar sadece oyulmuş boşluklar değil, aynı zamanda sembolik olarak bir rahimdir içine girildiğinde insanı dış dünyadan ayıran, onu sessizliğe ve içsel bir dönüşüme zorlayan bir alan.
Belki de bu yüzden Kapadokya’da zaman farklı akar gün doğumu sadece bir ışık değişimi değil, sanki yeni bir bilinç katmanının açılması gibidir balonlar gökyüzüne yükselirken manzara değil, algı genişler ve insan bir anlığına bulunduğu yerle kendisi arasındaki sınırın silindiğini hisseder. Gece olduğunda ise karanlık bir yokluk gibi değil, aksine derin bir varlık gibi çöker vadilerin üzerine ve yıldızlar gökyüzünde değil, sanki yeryüzüne daha yakın bir yerde asılı durur. Kapadokya’nın en büyük sırrı belki de tam olarak burada saklıdır burası sana yeni bir şey öğretmez, zaten içinde olanı hatırlatır. İnsan çoğu zaman dışarıda bir anlam aradığını düşünür ama bu topraklarda dolaşırken fark eder ki aradığı şey bir yer değil, bir haldir bir zamanlar bildiği ama unuttuğu bir his. Ve belki de bu yüzden Kapadokya, ziyaret edilen bir yer değil, deneyimlenen bir iç yolculuktur.
Sonunda insan kendine şu soruyu sormadan edemez bu kadar derin, bu kadar sessiz ve bu kadar eski bir yer gerçekten sadece taşlardan mı oluşur, yoksa biz mi, içimizdeki boşlukları doldurmak için ona anlam yükleriz… çünkü bazen bir yer büyülü değildir, sadece insan o büyüyü hissetmeye hazırdır.