Türklük nedir?
Bu sorunun cevabını yalnızca bugünün sınırlarında, bir kimlik kartında ya da birkaç yüzyıllık tarihin içinde aramak mümkün değildir Çünkü Türklerin hikayesi, Anadolu’dan çok daha önce başlamış. Orta Asya’nın uçsuz bucaksız bozkırlarından imparatorluk başkentlerine, göç yollarından savaş meydanlarına, taşlara kazınmış birkaç satırdan modern Cumhuriyet’e kadar uzanan çok uzun bir tarihsel yolculuk içinde şekillenmiştir Türklerin erken tarihini anlamak için gözümüzü İç ve Orta Asya’nın büyük bozkır kuşağına çevirmek gerekir. Atın yalnızca bir ulaşım aracı olmadığı, hayvancılığın ve hareketliliğin hayatın ritmini belirlediği, geniş coğrafyalarda farklı toplulukların birbirleriyle sürekli temas ettiği bir dünyaydı burası. Hunlar ve daha eski bozkır toplulukları Türk tarihinin erken dönemleri tartışılırken sık sık anılır ancak antik çağdaki her bozkır topluluğunu doğrudan “Türk” kabul etmek tarihsel açıdan ihtiyat gerektirir. Türk adının bir devlet adı olarak açık biçimde karşımıza çıktığı büyük dönüm noktalarından biri ise 6. yüzyıldaki Göktürk Kağanlığıdır.
Göktürklerle birlikte “Türk” adı yalnızca bir topluluğun değil, geniş bir siyasi dünyanın adı olarak tarihin güçlü kayıtlarına girdi. Fakat bu dönemin bize bıraktığı en çarpıcı miras yalnızca kurulan devlet değildir. Orhun Yazıtları’nda taşa kazınmış sözler, yüzyıllar öncesinden bugüne ulaşan bir siyasi hafıza gibidir. Bilge Kağan, Kül Tigin ve Tonyukuk çevresinde şekillenen bu metinlerde savaşlardan söz edilirken aynı zamanda devletin nasıl ayakta tutulacağı, halkın nasıl korunacağı, yöneticilerin hangi hatalara düşebileceği ve bağımsızlığın nasıl kaybedilebileceği anlatılır. Bu yüzden Orhun Yazıtları yalnızca eski Türkçenin büyük belgeleri değil, bir toplumun kendisi hakkında bıraktığı olağanüstü bir hafızadır Göktürklerden sonra Uygurların yükselişi, Türk tarihinin yalnızca atlı savaşçılardan ve fetihlerden ibaret olmadığını açıkça gösterdi. Şehirleşme ticaret, yazılı kültür, sanat ve farklı inanç sistemleriyle kurulan ilişkiler Türk topluluklarının dünyasını çeşitlendirdi. Türkler tarih boyunca tek bir coğrafyada donup kalmadı. Çin sınırlarından İran’a, Karadeniz’in kuzeyinden Orta Doğu’ya uzanan geniş bölgelerde başka toplumlarla karşılaştı Bu karşılaşmalar onları yalnızca değiştirmedi, aynı zamanda Türk kültürünün farklı biçimlerde yeniden üretilmesini sağladı.
Sonraki büyük dönüşümlerden biri İslamiyet’in Türk toplulukları arasında yayılmasıyla yaşandı. Karahanlılar döneminde İslamiyet Türk siyasi ve kültürel dünyasında giderek daha merkezi bir konuma geldi. Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig’i ve Kaşgarlı Mahmud’un Dîvânu Lugâti’t-Türkü gibi eserler, Türk dilinin ve düşünce dünyasının ulaştığı seviyeyi gösteren büyük miraslar olarak ortaya çıktı. Kaşgarlı Mahmud’un eseri yalnızca kelimeleri sıralayan bir sözlük değildi. Türk boylarının dillerini, kültürlerini ve yaşadıkları dünyayı gelecek yüzyıllara taşıyan benzersiz bir kayıt haline geldi. Ardından Türk tarihinin yönü giderek batıya çevrildi. Selçuklularla birlikte Türk siyasi varlığı İran, Irak, Suriye ve Anadolu üzerinde büyük bir güç haline geldi. 1071 Malazgirt Savaşı Anadolu tarihinin önemli dönüm noktalarından biri oldu fakat Anadolu’nun Türkleşmesi tek bir savaşla gerçekleşen ani bir hadise değildi. Yüzyıllara yayılan göçler yerleşimler, mücadeleler, siyasi oluşumlar ve farklı halklarla kurulan ilişkiler sonucunda Anadolu, Türklerin kalıcı yurtlarından biri haline geldi.
Anadolu Selçukluları döneminde şehirler, kervansaraylar, medreseler, ticaret yolları ve mimari eserler yükseldi. Bozkırdan gelen siyasi ve kültürel miras artık Anadolu’nun eski medeniyet birikimleriyle, İran ve İslam dünyasının kurumlarıyla buluşuyordu. Böylece Türklük de değişiyordu. Çünkü yaşayan bir kimlik, geçmişi olduğu gibi dondurarak değil, karşılaştığı dünyayla konuşarak varlığını sürdürür. Sonra Osmanlılar ortaya çıktı. Küçük bir sınır beyliğinden doğan Osmanlı Devleti, yüzyıllar içinde üç kıtaya yayılan büyük bir imparatorluğa dönüştü. İstanbul’un 1453’te fethi yalnızca Osmanlı tarihini değil, dünya tarihinin önemli siyasi ve kültürel merkezlerinden birinin kaderini değiştirdi. İstanbul bundan sonra devletin başkenti olurken Balkanlar, Anadolu, Kafkasya, Orta Doğu ve Akdeniz dünyasının yolları aynı siyasi yapı içerisinde birbirine bağlandı. Osmanlı dünyasında Türk kimliği de tek boyutlu değildi. Devletin siyasi dili, hanedan kimliği, İslam dünyasındaki konumu ve imparatorluğun çok farklı halklardan oluşması nedeniyle aidiyet biçimleri zaman içinde değişti. Buna rağmen Türkçe saraydan orduya, halk edebiyatından şiire, bürokrasiden gündelik yaşama kadar gelişmeye devam etti. Yunus Emre’nin dili, halk ozanlarının türküleri, destanlar, masallar, atasözleri ve Anadolu’nun gündelik konuşması başka bir hafızayı nesilden nesile taşıdı. 19. yüzyıla gelindiğinde dünya değişiyordu. Milliyetçilik düşüncesi yükseliyor, imparatorluklar sarsılıyor, Osmanlı Devleti savaşlar ve toprak kayıplarıyla karşı karşıya kalıyordu. Balkanlardan ve Kafkasya’dan Anadolu’ya doğru gerçekleşen büyük göçler milyonlarca insanın hayatını değiştirdi. Böylece modern Türk kimliği yalnızca eski zaferların değil kaybedilmiş şehirlerin, terk edilmiş evlerin, göç yollarının ve yeniden yurt kurma çabasının hafızasını da taşımaya başladı. 20. yüzyılın başında ise Osmanlı İmparatorluğu'nun çözülüşü, Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı Anadolu’yu büyük bir tarihsel kırılmanın içine sürükledi. İşgallerin ardından başlayan Milli Mücadele, Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde yeni bir siyasi düzenin doğuşuna ulaştı.
29 Ekim 1923’te Türkiye Cumhuriyeti ilan edildi. Böylece Türklük kavramı modern Türkiye’de yeni bir anlam alanına girdi. Cumhuriyet, egemenliği hanedandan millete taşıyan yeni bir devlet düzeni kurarken yurttaşlık, eğitim, hukuk, bilim ve modernleşme düşünceleri yeni dönemin temel meseleleri haline geldi. Türk kimliği artık yalnızca geçmişten devralınan bir tarih değil, Cumhuriyet’in geleceğinin nasıl kurulacağı sorusuyla da karşı karşıyaydı. Fakat bütün bu binlerce yıllık yolculuğa bakıldığında değişmeyen bir şey vardır hafıza Orhun’da taşa kazınan kelimelerden Kaşgarlı Mahmud’un yazdığı Türkçe sözcüklere, Anadolu’da söylenen türkülerden İstanbul’da yükselen yapılara, Balkanlardan Anadolu’ya taşınan aile hikayelerinden Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar birbirinden çok farklı dönemler aynı uzun hikayenin parçalarına dönüşmüştür. Bu nedenle Türklük yalnızca “Nereden geldik?” sorusunun cevabı değildir.
Türklük, bir dilin binlerce kilometrelik yolculuğudur. Bir kültürün farklı medeniyetlerle karşılaşarak değişmesi ama tamamen kaybolmamasıdır. Devletlerin kurulup yıkıldığı, sınırların defalarca değiştiği bir tarihte hafızanın kuşaktan kuşağa aktarılmasıdır. Ama Türklük yalnızca geçmişle övünmek de değildir. Çünkü atalarının büyük devletler kurmuş olması bugünün insanını kendiliğinden büyük yapmaz. Bilge Kağan’ın adını bilmek değerlidir fakat eğitime değer vermiyorsan, Kaşgarlı Mahmud’u anmak güzeldir fakat kendi dilini küçümsüyorsan, geçmişteki bilim insanlarıyla gurur duymak kolaydır fakat bugün bilime sırtını dönüyorsan, tarih yalnızca duvarında asılı duran eski bir fotoğrafa dönüşür. Gerçek miras geçmişi tekrar etmek değil, onu ileriye taşıyabilmektir. Bu yüzden bugün Türklük Türkçeyi korumak kadar onu bilimde, sanatta ve düşüncede geliştirmek, vatanı sevmek kadar onun doğasını ve insanlarını korumak bayrağa saygı duymak kadar Cumhuriyet’in geleceğine karşı sorumluluk hissetmek, geçmişi bilmek kadar geleceği inşa edebilmek anlamına gelmelidir. Ve belki binlerce yıllık bu hikayenin sonunda Türklüğü anlatabilecek en sade düşünce şudur. Türklük yalnızca atalarının kim olduğunu bilmek değildir. Onlardan aldığın mirası senden sonra gelecek insanlara nasıl bırakacağını bilmektir. Çünkü bozkırdan Anadolu’ya, Orhun’dan Cumhuriyet’e uzanan bu hikayede devletler değişti, sınırlar değişti şehirler değişti, dünya değişti. Ama bir soru her kuşağın önünde kaldı.
“Bize bırakılan bu mirasa biz ne ekleyeceğiz?”