Eski Türk dünyasında kahramanlık yalnızca savaş meydanında gösterilen cesaretle ölçülen bir değer değildi. Bir insanın yurdu, boyu ailesi ve toplumu uğruna gösterdiği fedakarlık onun adını yaşatırken, geride bıraktığı insanların unutulmaması da aynı değerler dünyasının önemli bir parçasıydı. Çünkü Türk töresinde birey, içinde yaşadığı topluluktan tamamen bağımsız düşünülmüyordu. Aile, boy ve devlet birbirini tamamlayan halkalar gibiydi. Birinin başına gelen yalnızca onun meselesi olarak görülmüyor, özellikle savaş ve ölüm gibi büyük kırılmalar bütün topluluğu ilgilendiriyordu. Bu anlayışı kavrayabilmek için önce "töre" kelimesinin bugünkü anlamıyla yalnızca gelenek veya görenek olmadığını bilmek gerekir. Töre devlet düzeninden aile ilişkilerine, hükümdarın sorumluluklarından toplum içindeki davranış biçimlerine kadar uzanan geniş bir düzen anlayışını ifade ediyordu. Nitekim Orhun Yazıtları'nda devlet ile törenin yan yana anılması tesadüf değildir. Türk hükümdarından yalnızca ülkeyi fethetmesi veya düşmana karşı savaşması beklenmiyor, halkının hayatını sürdürebilmesini sağlaması da onun görevleri arasında görülüyordu. Bilge Kağan'ın aç halkı doyurduğunu, çıplak halkı giydirdiğini ve yoksul halkı zenginleştirdiğini anlatması, yönetme düşüncesinin içerisinde güçlü bir koruma ve sorumluluk fikrinin bulunduğunu gösterir.
İşte kahramana ve onun ailesine duyulan saygıyı da bu dünyanın içerisinde değerlendirmek gerekir. Ancak burada tarih konusunda önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Eski Türklerde bugünkü anlamıyla yazılı ve her yerde aynı şekilde uygulanan "savaşta ölen kişinin ailesine mutlaka şu yardım yapılır" biçiminde tek maddelik bir kanundan söz etmek doğru değildir. Buna karşılık elimizdeki kültürel kaynaklar, aile bağının, sadakatin toplumsal sorumluluğun ve kahramanın hatırasının son derece güçlü olduğunu gösterir. Bu nedenle kahramanın ardından duyulan saygıyı yalnız onun adına ağıt yakmak veya kahramanlıklarını anlatmakla sınırlı düşünmemek gerekir Çünkü bir yiğit öldüğünde geride yalnızca bir isim bırakmıyordu. Bir anne, bir baba, bir eş, çocuklar ve bir ocak bırakıyordu. Türk kültüründeki aile anlayışı tam da burada önem kazanır. Dede Korkut anlatılarında anne, baba ve çocuk arasındaki ilişkilerde güçlü bir şefkat, bağlılık, sadakat ve şeref anlayışı görülür. Kahramanların ölümü ise sıradan bir kayıp gibi anlatılmaz ölümün ardından yas tutulması ve kaybın topluluk tarafından hissedilmesi anlatı dünyasının önemli unsurlarındandır.
Bu yüzden kahramana gösterilen vefayı yalnızca mezarına veya adına gösterilen saygı olarak düşünmek eksik kalır. Kahramanın geride bıraktığı aile de onun hatırasının yaşayan bir parçasıdır. Bir insan toplum uğruna canını ortaya koymuşsa, onun geride bıraktıklarının korunması düşüncesi karşılıklı sorumluluk anlayışının doğal bir uzantısına dönüşür. Burada Türk töresinin dikkat çekici taraflarından biri ortaya çıkar. Kahramanlık bireysel olabilir, fakat kahramanın bıraktığı yük toplumsaldır. Bir savaşçı atına binip mücadeleye giderken arkasında bıraktığı ailesinin tamamen sahipsiz kalacağı düşüncesi, güçlü boy ve akrabalık bağları üzerine kurulmuş bir toplum düzeniyle kolay bağdaşmazdı. Akrabalık yalnızca kan bağı değil, aynı zamanda dayanışma ağıydı. Dolayısıyla bir kişinin kaybı ailesinin bütün bağlarını ortadan kaldırmıyor, aksine yakın çevrenin ve topluluğun sorumluluğunu daha görünür hale getiriyordu. Bunun bir başka boyutu da adın yaşatılmasıydı. Eski Türk kültüründe kişinin adı, yaptığı işler ve toplum içerisinde bıraktığı iz büyük önem taşıyordu Orhun Yazıtları bunun belki de en görkemli örneğidir. Kül Tigin'in ölümünün ardından onun hatırasının taşa işlenmesi yalnızca bir hükümdar ailesi mensubunun mezar anıtının yapılması değildir. Onun mücadeleleri, savaşları ve Türk milleti için yaptıkları gelecek kuşakların okuyabileceği şekilde kalıcı hale getirilmiştir. Böylece beden ortadan kalksa bile adın ve hizmetin unutulmaması amaçlanmıştır.
Dede Korkut anlatılarında da kahramanlık kişinin toplum içindeki kimliğinin belirleyici unsurlarından biridir. Çocuklara gösterdikleri yararlılık ve kahramanlıkların ardından ad verilmesi bile, ad ile davranış arasındaki ilişkinin ne kadar güçlü olduğunu gösterir. Böyle bakıldığında Türk töresindeki vefa anlayışının üç halkası olduğu düşünülebilir. Yiğide saygı, ailesine sahip çıkmak ve adını unutmamak Çünkü yalnızca yaşayan kahramana değer veren bir toplum, aslında kahramanlığa değil güce değer vermiş olurdu. Gerçek vefa ise insan artık kendisini savunamayacak karşılık veremeyecek ve teşekkür edemeyecek durumda olduğunda ortaya çıkar. Ölünün ardından adını korumak, geride bıraktığı insanları unutmamak ve yaptığı fedakârlığı sonraki nesillere aktarmak bu nedenle çok daha derin bir anlam taşır. Bu düşüncenin yüzyıllar boyunca farklı biçimlere bürünerek yaşamaya devam ettiğini görmek mümkündür. Devletler, hukuk sistemleri ve sosyal kurumlar değişmiş olsa da toplum uğruna hayatını kaybeden kişinin ailesine saygı gösterilmesi ve geride bıraktıklarının korunması fikri Türk toplumunda güçlü bir kültürel değer olmaya devam etmiştir. Belki de törenin bize bıraktığı en çarpıcı düşünce burada saklıdır. Bir toplum kahramanını yalnızca savaşırken alkışladığı için değil, o kahraman artık aralarında olmadığında emanetini unutmadığı için vefalıdır. Çünkü kahramanın ardından söylenen güzel sözler zamanla susabilir, savaş meydanının izleri silinebilir, üzerinden yüzyıllar geçebilir. Ama geride kalanlara sahip çıkılıyorsa, o kahramanın adı hala yaşıyor demektir. Ve bazen bir milletin büyüklüğünü gösteren şey, kahramanlarının nasıl savaştığından çok, onlar düştükten sonra geride bıraktıklarına nasıl davrandığıdır.