Troya'nın Sonuna Kadar Savaşan Prensi
Troya Savaşı denildiğinde çoğu insanın aklına Akhilleus’un yenilmezliği, Paris ile Helen’in aşkı ya da Troya Atı gelir, ancak Homeros’un İlyada destanının derinliklerine inildiğinde savaşın belki de en insani, en trajik ve en unutulmaz karakterlerinden biri olarak karşımıza Truvalı Hektor çıkar çünkü Hektor yalnızca düşmanlarını yenmeye çalışan güçlü bir savaşçı değil, yaklaşmakta olan felaketin farkında olduğu halde ailesini, halkını ve doğduğu şehri terk etmeyen bir prens, bir eş, bir baba ve Troya’nın en büyük savunucusudur. Hektor, Troya Kralı Priamos ile Kraliçe Hekabe’nin oğludur ve Paris’in kardeşidir. Paris’in Sparta Kraliçesi Helen’i Troya’ya getirmesiyle başlayan büyük çatışmanın asıl sorumlusu Hektor değildir, hatta anlatının bazı bölümlerinde kardeşinin davranışlarını eleştirdiğini de görürüz, fakat savaş artık Troya’nın kapısına dayandığında Hektor için meselenin nasıl başladığının önemi kalmaz surların dışında büyük bir Akha ordusu beklemekte, içeride ise ailesi, çocuğu ve korumak zorunda olduğunu düşündüğü halkı bulunmaktadır. Bu nedenle Hektor’un kahramanlığı savaş aramasından değil, savaş kendisini bulduğunda geri çekilmemesinden doğar.
Hektor’un hikayesini diğer savaş kahramanlarından ayıran en önemli ayrıntılardan biri, onun savaş meydanındaki gücü kadar ailesiyle olan ilişkisinin de anlatılmasıdır. İlyada'nın en etkileyici sahnelerinden birinde Hektor, eşi Andromakhe ve küçük oğlu Astyanaks ile buluşur. Andromakhe kocasının yeniden savaş alanına dönmesini istemez, çünkü Hektor’un ölmesi durumunda yalnızca sevdiği adamı değil, kendisini ve oğlunu koruyan en büyük gücü de kaybedeceğini bilmektedir. Hektor ise eşinin korkularını küçümsemez; Troya’nın bir gün düşebileceğini ailesinin korkunç bir kaderle karşılaşabileceğini kendisinin de düşündüğünü açıkça belli eder, fakat bütün bunlara rağmen savaş alanına dönmesi gerektiğine inanır. Bu karşılaşmada küçücük ama Hektor’un karakterini anlatan çok güçlü bir ayrıntı vardır. Hektor oğluna yaklaşırken çocuk babasının başındaki büyük savaş miğferinden korkar ve bunun üzerine Troya’nın düşmanlarının karşısında korkuyla anılan savaşçısı miğferini çıkararak yere bırakır, oğlunu kucağına alır ve onun geleceği için dua eder. Birkaç dakika sonra yeniden ölümün içine yürüyecek adam, o anda yalnızca çocuğunu korkutmamak isteyen bir babadır ve belki de Hektor’un binlerce yıldır unutulmamasının nedenlerinden biri tam olarak bu sahnede saklıdır.
Savaş ilerledikçe Akha ordusunun en güçlü savaşçısı Akhilleus ile komutan Agamemnon arasında büyük bir anlaşmazlık yaşanır ve Akhilleus savaştan çekilir. Onun savaş meydanından uzaklaşması Troyalıların önünü açar ve Hektor liderliğindeki kuvvetler Akhaları gemilerine kadar geri sürmeye başlar. Bir süre için savaşın dengesi gerçekten Troya lehine dönmüş gibi görünür, ancak bu üstünlük Hektor’un kaderini belirleyecek olayın da başlangıcı olacaktır. Akhilleus’un yakın dostu Patroklos, Akha ordusunun içinde bulunduğu zor durumu görünce Akhilleus’un zırhını giyerek savaşa katılır. Onu uzaktan gören Troyalıların bir kısmı Akhilleus’un geri döndüğünü düşünür ve Patroklos savaş alanında büyük bir ilerleme kaydeder, fakat sonunda Hektor’un karşısına çıkar. Homeros’un anlatısında Patroklos’un ölümü yalnızca Hektor’un tek başına gerçekleştirdiği basit bir düello değildir tanrı Apollon’un müdahalesi ve Euphorbos’un saldırısının ardından Hektor ölümcül darbeyi indirir ve Patroklos ölür. Hektor daha sonra onun üzerindeki Akhilleus’a ait zırhı alır, fakat o anda elde ettiği zafer aslında kendi sonunu hazırlamaktadır.
Patroklos’un ölüm haberini alan Akhilleus büyük bir öfkeye kapılır ve artık savaşın siyasi nedenleri, Agamemnon ile yaşadığı anlaşmazlık ya da Troya’nın kaderi onun için ikinci plandadır tek amacı Patroklos’un intikamını almak ve Hektor’u öldürmektir. Annesi Thetis’in isteği üzerine tanrı Hephaistos tarafından kendisine yeni silahlar ve görkemli bir zırh hazırlanır, ardından Akhilleus yeniden savaş alanına döner ve onun gelişiyle birlikte Troyalı askerler surların arkasına çekilmeye başlar. Hektor ise Troya surlarının dışında kalır. Akhilleus yaklaşırken Hektor’un yaşadığı korku, onun karakterini küçültmek yerine hikayeyi daha gerçek ve daha trajik hale getirir, çünkü karşımızda ölümden hiç korkmayan kusursuz bir savaş makinesi değil, birazdan ölebileceğini anlayan bir insan vardır. Hektor bir an için kaçmaya başlar ve Akhilleus onu Troya surlarının çevresinde kovalar Homeros’a göre iki savaşçı surların çevresinde üç kez döner. Fakat sonunda Hektor kaçmayı bırakır ve kaderiyle yüzleşmek için durur.
Hektor ile Akhilleus karşı karşıya geldiğinde tanrıların müdahalesi yeniden anlatının içine girer. Athena, Hektor’un kardeşi Deiphobos’un görünümüne bürünerek onun yanında savaşacakmış gibi davranır ve Hektor yalnız olmadığını düşünerek Akhilleus’un karşısına çıkar, ancak kısa süre sonra yardım beklediği kardeşinin gerçekte orada olmadığını fark eder. Artık kandırıldığını ve sonunun geldiğini anlamıştır, fakat yine de savaşmaya devam eder. Akhilleus, Hektor’un üzerinde bulunan ve bir zamanlar kendisine ait olan zırhın zayıf noktasını bildiği için saldırısını buraya yöneltir ve Hektor’u boynundan ölümcül biçimde yaralar. Ölmek üzere olan Hektor, Akhilleus’tan bedeninin ailesine verilmesini ve Troya geleneklerine uygun biçimde gömülmesine izin verilmesini ister, fakat Patroklos’un ölümünün öfkesiyle hareket eden Akhilleus bunu kabul etmez Hektor öldükten sonra bedenini savaş arabasının arkasına bağlayarak Troya surlarının önünde sürükler ve surların üzerinden oğullarının bedenini gören Priamos ile Hekabe, eşini kaybeden Andromakhe ve Troya halkı büyük bir çaresizlik içinde olanları izler. Antik savaş dünyasında düşmanın bedenini ele geçirmek büyük bir aşağılanma anlamı taşıdığı için bu sahne yalnızca Hektor’un değil, bütün Troya’nın aşağılanması olarak tasvir edilir.
Ancak hikayenin en güçlü bölümlerinden biri Hektor öldükten sonra yaşanır. Yaşlı Kral Priamos, oğlunun bedenini geri almak için hayatını tehlikeye atarak gizlice Akha kampına gider ve Hektor’u öldüren Akhilleus’un çadırına kadar ulaşır. Karşısındaki adam oğlunu öldürmüş ve bedenini sürüklemiştir, fakat Priamos intikam istemek yerine oğlunu gömebilmek için bedeninin kendisine verilmesini ister ve Akhilleus’a kendi yaşlı babası Peleus’u hatırlatır. Bu sözler Akhilleus’un öfkesinin arkasındaki insanı yeniden ortaya çıkarır. Bir tarafta oğlunu kaybetmiş yaşlı bir baba, diğer tarafta çok sevdiği dostunu kaybetmiş genç bir savaşçı vardır ve o anda düşmanlık kısa süreliğine anlamını kaybeder. Priamos Hektor için, Akhilleus ise Patroklos ve uzakta bulunan babası için ağlar. Sonunda Akhilleus Hektor’un bedenini Priamos’a teslim eder ve cenaze töreninin yapılabilmesi için savaşa ara verilmesini kabul eder.
Hektor’un bedeni Troya’ya getirildiğinde şehir büyük bir yasa boğulur, Andromakhe, Hekabe ve Helen onun ardından ağıtlar yakar ve Troya’nın en büyük savunucusu için görkemli bir cenaze töreni düzenlenir. Burada dikkat çekici olan ayrıntı, İlyada'nın Troya Atı’yla, şehrin yakılıp yıkılmasıyla ya da Akhilleus’un ölümüyle sona ermemesidir Homeros’un destanı Hektor’un cenazesiyle biter ve böylece anlatının son görüntüsünde savaşın görkemi değil, savaşın geride bıraktığı kayıp vardır. Hektor’un gerçekten yaşamış tarihsel bir kişi olup olmadığı ise bugün kesin olarak bilinmemektedir. Troya’nın kendisi yalnızca mitolojik bir şehir değildir. Çanakkale’deki Hisarlık’ta yapılan arkeolojik çalışmalar, aynı bölgede farklı dönemlerde kurulmuş ve yıkılmış birçok Troya yerleşiminin bulunduğunu ortaya çıkarmıştır, ancak bu keşifler Homeros’un anlattığı Hektor adlı bir prensin gerçekten yaşadığını kanıtlamaz. Aynı şekilde İlyada'da anlatıldığı biçimiyle on yıl süren devasa bir Troya Savaşı'nın bütün ayrıntılarıyla tarihsel olarak gerçekleştiğini söylemek de mümkün değildir. Buna rağmen Geç Tunç Çağı Anadolu’sunda Hitit dünyası ile Ege’den gelen güçler arasında siyasi ve askeri mücadelelerin yaşandığını gösteren belgeler, Troya destanlarının tamamen hayal ürünü bir boşlukta ortaya çıkmadığını düşündüren ilginç ipuçları sunmaktadır.
Hektor’u binlerce yıl sonra hala etkileyici yapan şey ise onun yenilmez bir kahraman olmamasıdır. Hektor korkar, geri çekilir, hata yapar, sevdiği insanları kaybetmekten endişe eder ve sonunda rakibine yenilerek ölür, fakat bütün bunlara rağmen sorumluluğunu terk etmez. Akhilleus’un hikayesinde öfke, şöhret ve ölümsüz bir isim bırakma arzusu öne çıkarken Hektor’un hikayesinde aile, görev, şehir ve kaybetme korkusu vardır. Belki de bu yüzden Troya’nın surları yüzyıllar önce sessizliğe gömülmüş olsa bile Hektor’un adı yaşamaya devam etmektedir çünkü bazı kahramanlar kazandıkları savaşlarla değil, sonunda kaybedeceklerini sezseler bile korumaya değer buldukları şeylerin önünden çekilmemeleriyle hatırlanırlar.