Stephen King’in bugün sahip olduğu şöhrete bakıldığında, yazarlık dünyasına neredeyse kapıdan çevrile çevrile girdiğine inanmak güçtür. 1947’de Maine’de doğan King henüz küçük bir çocukken babası aileden ayrıldı, annesi iki oğlunu büyük ölçüde tek başına büyüttü. Para hiçbir zaman bol değildi. King daha çocuk yaşlarda hikâyeler yazmaya ve bunları dergilere göndermeye başladı, fakat karşılığında çoğunlukla ret mektupları aldı. Yıllar sonra anlattığına göre bu mektupları odasının duvarındaki bir çiviye takıyordu. On dört yaşına geldiğinde çivi artık kağıtların ağırlığını taşıyamayınca daha büyük bir çiviyle değiştirdi. Ret mektupları bitmemişti, değişen tek şey onları taşıyan çiviydi. King ise yazmayı bırakmadı.
Üniversiteden 1970’te mezun olduğunda elinde İngilizce diploması vardı ama hemen öğretmenlik işi bulamadı. Bir endüstriyel çamaşırhanede çalıştı, eşi Tabitha ile evlendikten sonra aile, onun kazancı, Tabitha’nın birikimleri ve King’in zaman zaman dergilere satabildiği öykülerle geçinmeye uğraştı. 1971’de lisede İngilizce öğretmenliği buldu fakat maddi sıkıntı sona ermedi. İki çocukları vardı, faturaları ödemekte zorlanıyorlardı ve King yıllar sonra eski arabalarını bant ve telle ayakta tutmaya çalıştığı günleri anlatacaktı. Gündüz öğretmenlik yapıyor, akşamları ve hafta sonları yazıyordu. King, 1971–73 arasındaki bu dönemi öylesine kırılgan hatırlıyordu ki yıllar sonra, eşi bir gün kendisine, artık hayallerini bırakıp aileni geçindirmen gerekiyor deseydi bunu kabul edebileceğini söyleyecekti. Tabitha ise onun yazmasını ikinci işi olarak görüyordu.
Sonra Carrie ortaya çıktı, fakat bir başarı hikayesi olarak değil, King’in vazgeçtiği bir metin olarak. Lisede dışlanan ve telekinetik güçleri olan genç bir kız hakkında birkaç sayfa yazdıktan sonra hikayeden hoşlanmadı. Kadın karakteri yeterince iyi yazamayacağını düşünüyor, ortaya çıkacak eserin satılacağına da inanmıyordu. Sayfaları buruşturup çöpe attı. Tabitha King çöpteki sayfaları buldu, üzerlerindeki sigara küllerini temizledi, okudu ve eşine devam etmesini söyledi. King’in daha sonra anlattığı biçimiyle Tabitha’nın yaklaşımı büyük bir motivasyon konuşması değildi; basitçe hikâyede bir şey olduğunu görmüştü. King masaya geri döndü ve Carrie’yi tamamladı. 1973 baharında Doubleday kitabı yayımlamayı kabul etti. King’in yıllardır biriktirdiği retlerin ardından hayatının yönünü değiştirecek kapı nihayet açılmıştı.
1974’te yayımlanan Carrie, yalnızca yeni bir korku romanı değildi, King ailesinin hayatındaki ekonomik kırılmaydı. Kitabın ciltsiz baskı haklarının yüksek bir bedelle satılması King’e öğretmenliği bırakıp tam zamanlı yazarlığa geçme imkanı verdi. Ardından Salem’s Lot, The Shining, The Stand, The Dead Zone, It, Misery, Pet Sematary ve daha sonra The Green Mile gibi eserler geldi. Ancak başarı King’in hayatını kusursuz bir yükseliş hikayesine dönüştürmedi. Özellikle 1980’lerde alkol ve uyuşturucu sorunları ağırlaştı, ailesinin müdahalesinin ardından bağımlılıklarıyla mücadele ederek ayıklığa yöneldi. 1999’da ise yol kenarında yürürken bir aracın çarpması sonucu çok ağır yaralandı. Geçirdiği operasyonlar ve uzun iyileşme döneminin ardından yazmaya dönmekte zorlandığını kendisi de açıkladı. Buna rağmen On Writing üzerinde çalışmayı tamamladı ve yeniden üretmeye başladı. Kariyerinin zirvesindeki bir yazar için bile yeniden başlayabilmek, bir kez daha başarının kendisinden daha büyük bir sınava dönüşmüştü.
Bugün Stephen King’in hikayesinde belki de en çarpıcı olan, kazandığı şöhretten çok geride bıraktığı başarısızlıkların büyüklüğüdür. Gençliğinde ret mektuplarını duvarına çivileyen, faturalarını ödemekte zorlanan, gündüz öğretmenlik yapıp geceleri yazan ve sonunda kariyerini başlatacak romanın ilk sayfalarını bizzat çöpe atan adam, Carrie’den sonra onlarca kitaba, dünya çapında okurlara ve sinema tarihine geçen çok sayıda uyarlamaya ulaştı. 2003’te Amerikan edebiyatına katkıları nedeniyle National Book Foundation tarafından madalyayla onurlandırıldı, 2014’te ise ABD Ulusal Sanat Madalyası’na layık görüldü. King’in hayatını sıra dışı yapan şey, başarısızlığın başarıdan önce gelmesi değil, başarıya ulaştıktan sonra bile hayatının defalarca dağılıp onun yeniden yazmaya dönmek zorunda kalmasıdır. Belki de bütün hikayeyi en iyi anlatan nesne bir ödül değil, gençliğinde duvara çaktığı o ikinci çividir, ilki retlerin ağırlığına dayanamadığında King mektupları atmadı, daha büyük bir çivi çaktı ve yazmaya devam etti.