Otomatik Portakal: Kötülüğü Seçemeyen Biri Gerçekten İyi Midir? [ 10 Eylül 2026 ]


Otomatik Portakal: Kötülüğü Seçemeyen Biri Gerçekten İyi Midir?

Bir insanın kötülük yapmasını tamamen engelleyebilseydiniz, bunu yapar mıydınız? Peki bunun karşılığında onun seçme özgürlüğünü elinden almanız gerekseydi? Anthony Burgess’in Otomatik Portakal romanı tam olarak bu rahatsız edici sorunun peşine düşüyor. Çünkü kitapta asıl mesele şiddetin ne kadar korkunç olduğu değil. Daha derinde başka bir soru var: İnsan, iyiliği seçme ihtimali olduğu için mi iyidir, yoksa kötülük yapması imkansız hale getirildiğinde da iyi sayılabilir mi?

Romanın merkezinde Alex vardır. Alex zeki, kültürlü, klasik müziğe tutkuyla bağlı ama aynı zamanda son derece şiddet eğilimli genç bir suçludur. Arkadaşlarıyla birlikte geceleri sokaklarda dolaşır, insanlara saldırır ve yaptıklarından neredeyse hiçbir vicdani rahatsızlık duymaz. Burgess burada okuyucunun işini özellikle zorlaştırır. Alex’i kolayca sevebileceğimiz bir kahramana dönüştürmez. Çünkü birazdan savunmak zorunda kalacağımız şey Alex’in masumiyeti değil, insan olmanın en temel haklarından biridir: seçim yapabilmek.

Alex yakalandığında devlet ona Ludovico Tekniği adı verilen deneysel bir tedavi uygular. Şiddet görüntülerini izlemeye zorlanırken bedeninde ağır bir fiziksel rahatsızlık yaratılır. Bir süre sonra Alex yalnızca şiddet uyguladığında değil, şiddeti düşündüğünde bile dayanılmaz biçimde hastalanmaya başlar. Sistem başarılı görünmektedir. Tehlikeli bir suçlu artık kimseye zarar verememektedir. Fakat ortada ciddi bir sorun vardır. Alex kötülükten vazgeçmemiştir. Kötülüğü seçebilme yeteneği elinden alınmıştır.

İşte romanın en güçlü ahlaki çatışması burada başlar. Bir insanın ellerini bağlayarak onu iyi bir insana dönüştürebilir miyiz? Bir kafese kapatılmış kaplan artık kimseyi parçalamıyorsa uysallaşmış mıdır, yoksa yalnızca bunu yapma imkanı mı kalmamıştır? Burgess’in dünyasında devlet suçu ortadan kaldırmaya çalışırken insanın iradesini de ortadan kaldırır. Böylece toplum güvenli hale gelirken insan giderek bir makineye dönüşür. Kitabın adı da tam burada anlam kazanır: Dışı canlı ve organik, içi mekanik biçimde programlanmış bir varlık.

Daha da rahatsız edici olan, romanın bize kolay bir taraf seçtirmemesidir. Alex özgür bırakıldığında başkalarının özgürlüğünü yok eden biridir. Devlet onu kontrol ettiğinde ise bu kez Alex’in özgürlüğü yok edilir. Bir tarafta bireyin sınırsız iradesinin doğurduğu vahşet, diğer tarafta düzen adına bireyin iradesini ezen bir sistem vardır. Burgess okuyucuya hangisinin doğru olduğunu söylemek yerine iki kötülüğün arasında bırakır. Çünkü özgürlük yalnızca güzel seçimler yapabilmek değildir. Yanlış seçim yapabilme ihtimalini de içinde taşır.

Belki de Otomatik Portakalın yıllar sonra hala huzursuz edici olmasının nedeni budur. Bize iyi insanın kim olduğunu değil, iyiliğin ne olduğunu sorgulatır. Bir insan korktuğu, şartlandırıldığı veya başka türlü davranamadığı için kötülük yapmıyorsa gerçekten iyi midir? Yoksa ahlak ancak önümüzde hem iyilik hem kötülük dururken yaptığımız seçimle mi ortaya çıkar?

Belki de insanı insan yapan kusursuz olması değildir. Yanlış yapabilecek kadar özgürken başka türlü davranmayı seçebilmesidir. Çünkü kötülüğün mümkün olmadığı bir dünyada iyilik de bir erdem olmaktan çıkabilir. Otomatik Portakal bizi oldukça rahatsız edici bir ihtimalle baş başa bırakır: İnsanın içindeki kötülüğü tamamen yok etmek istiyorsak, belki de önce onun özgürlüğünü yok etmemiz gerekir.