Denizin Ortasında Yapılan Gizli Biyolojik Savaş Deneyleri. 1952 yılında, Soğuk Savaş’ın henüz ilk dönemlerinde İngiltere açıklarında son derece sıra dışı bir operasyon yürütülüyordu. Adı Operation Cauldron'dı. Operasyonun amacı yeni bir silahı cephede kullanmak değildi İngiliz bilim insanları biyolojik savaş ajanlarının gerçek koşullarda nasıl yayılabileceğini ve bir saldırıda ne kadar etkili olabileceğini anlamaya çalışıyordu. Deneylerin merkezinde Ben Lomond adlı gemi bulunuyordu. Gemi, İskoçya'nın kuzeybatısındaki Outer Hebrides yakınlarında yürütülen testler için yüzen bir laboratuvara dönüştürülmüştü. Deney bölgesinin denizde seçilmesi tesadüf değildi Araştırmacılar, tehlikeli maddeleri yerleşimlerden mümkün olduğunca uzakta incelemek istiyordu. Fakat Cauldron'u ürpertici yapan ayrıntı bundan sonra başlıyordu.
Deneylerde insanlar doğrudan hedef olarak kullanılmadı. Bunun yerine kafeslerde bulunan maymunlar ve kobaylar, biyolojik ajanların oluşturduğu aerosollere belirli mesafelerden maruz bırakıldı. Kullanılan ajanlar arasında Brucella suis ve Brucella abortus gibi bruselloza neden olabilen bakteriler bulunuyordu. Amaç, biyolojik bir maddenin havaya bırakıldığında rüzgarla nasıl taşındığını, farklı mesafelerde ne ölçüde etkisini koruduğunu ve canlı organizmalar üzerindeki sonuçlarını ölçmekti. Başka bir ifadeyle bilim insanları yalnızca bakterileri incelemiyordu. Görünmeyen bir biyolojik bulutun açık havada nasıl davranacağını anlamaya çalışıyorlardı. Bu çalışmaların arkasında II Dünya Savaşı'nın bıraktığı büyük korku vardı. İngiltere, Almanya'nın biyolojik silah geliştirebileceğinden endişe etmiş ve savaş sırasında Porton Down merkezli kapsamlı araştırmalar yürütmüştü. Savaş bittikten sonra tehdit algısı ortadan kalkmadı. Yeni rakip artık Sovyetler Birliği'ydi ve biyolojik savaş Soğuk Savaş'ın görünmeyen cephelerinden biri haline gelmişti.
Cauldron sırasında yapılan deneylerden biri özellikle dikkat çekiciydi. Araştırmacılar pnömonik vebaya yol açabilen Yersinia pestis üzerinde de açık hava deneyi gerçekleştirdi. Bu, operasyonu sıradan bir laboratuvar araştırmasının çok ötesine taşıyan ayrıntılardan biriydi. Deneylerin ardından kullanılan gemi ve ekipmanların dekontaminasyonu da operasyonun önemli parçalarından biri oldu. Çünkü araştırmacılar yalnızca ajanların nasıl yayılacağını değil, böyle bir ortamın sonrasında nasıl güvenli hale getirilebileceğini de anlamak zorundaydı. Operation Cauldron uzun yıllar geniş kamuoyunun neredeyse hiç bilmediği bir dosya olarak kaldı. İngiltere'nin biyolojik savaş programına ilişkin belgeler ve resmi kayıtlar daha sonra erişilebilir hale geldikçe operasyonun ayrıntıları da tarihçilerin önüne çıkmaya başladı. Bugün Cauldron hakkında konuşurken önemli bir ayrım yapmak gerekiyor:
Bu hikayenin ürpertici olması için komplo teorisine ihtiyacı yok. Denizde bir gemi vardı. Geminin üzerinde bilim insanları vardı. Denizin ortasına yerleştirilen deney hayvanları vardı. Ve görünmeyen biyolojik ajanların açık havada ne kadar etkili olabileceği ölçülüyordu. Belki de Operation Cauldron'un en çarpıcı tarafı budur. Soğuk Savaş'ın bazı hikayeleri sonradan üretilmiş efsaneler değildir. Bazıları yıllarca kapalı dosyalarda bekleyen gerçek deneylerdir.