İlk bakışta tabloda korkunç hiçbir şey yoktur. Kan yoktur, ceset yoktur, saldırı yoktur. Hatta deniz neredeyse tamamen sakindir. Buna rağmen Arnold Böcklin’in Ölüler Adası adlı eserine birkaç saniyeden fazla baktığınızda açıklaması zor bir huzursuzluk ortaya çıkar. Karanlık suların ortasında yükselen kayalık bir ada vardır. Adanın merkezindeki uzun servi ağaçları gökyüzünü keser. Kayaların içine açılmış karanlık bölmeler mezarları andırır. Ön tarafta küçük bir kayık sessizce adaya yaklaşmaktadır. Kayığın üzerinde beyazlara bürünmüş, ayakta duran gizemli bir figür vardır. Önünde ise beyaz örtülü, tabutu çağrıştıran uzun bir nesne görülür. Sanki bir cenaze törenine birkaç dakika geç kalmışız ve uzaktan son yolculuğu izliyormuşuz gibidir. Fakat tablo hiçbir şeyi açıkça anlatmaz. Kim öldü, kayıktaki kişi kim, ada neresi, neden kimse geri dönmüyor gibi görünen bu yere doğru ilerliyor? Böcklin cevap vermediği için tablonun en güçlü tarafı tam da bu sessizlikte saklıdır.
Arnold Böcklin Ölüler Adası’nın tek bir versiyonunu değil, 1880 ile 1886 arasında beş farklı versiyonunu yaptı. Üstelik bugün kullandığımız Ölüler Adası adı başlangıçta ressamın verdiği ad değildi. Böcklin ilk versiyonlardan söz ederken eseri mezar adasıyla ilişkilendiren ifadeler kullanmış, bugün bilinen Die Toteninsel adı ise daha sonra sanat simsarı Fritz Gurlitt tarafından kullanılmıştır. Eserin ortaya çıkışında da ilginç bir hikaye vardır. Böcklin, ilk kompozisyon üzerinde çalışırken Marie Berna adlı bir müşterinin isteği üzerine tablonun başka bir versiyonunu hazırladı. Berna, yakın zamanda eşini kaybetmişti ve resme yas duygusunu güçlendirecek unsurlar eklenmesini istedi. Kayık, beyaz figür ve tabutu andıran nesnenin eserin bu aşamasında belirginleşmesi, tablonun ölümle kurduğu ilişkinin neden bu kadar güçlü olduğunu anlamamıza yardım eder. Yani bugün baktığımız sahnenin ardında yalnızca sembolist bir ressamın hayal gücü değil, gerçek bir kaybın gölgesi de vardır.
Tablodaki en dikkat çekici şeylerden biri kayıktır. Batı sanatında ve çok daha eski anlatılarda su üzerinden yapılan son yolculuk ölüm fikriyle defalarca ilişkilendirilmiştir. Antik Yunan mitolojisinde ölülerin ruhlarını Styx veya Acheron üzerinden taşıyan kayıkçı Kharon bunun en bilinen örneklerinden biridir. Bu nedenle Ölüler Adası’ndaki küçük kayığın izleyicide benzer bir çağrışım yaratması kaçınılmazdır. Fakat Böcklin sahnenin Kharon’u gösterdiğini açıkça söylemez. Bu ayrımı yapmak önemlidir. Tabloyu doğrudan Yunan mitolojisinin resmedilmiş hali olarak görmek yerine, kayıkla ölüm arasındaki çok eski kültürel ilişkinin eseri yorumlama biçimimizi etkilediğini söylemek daha doğru olur. Kayığın yönü de önemlidir. İzleyici onu adadan ayrılırken değil, adaya yaklaşırken görür. Hikayenin başlangıcını değil, geri dönüş ihtimalinin giderek azaldığı bir anı seyrediyor gibiyiz.
Kayığın içindeki beyaz figür ise tablonun en büyük bilmecelerinden biridir. Figürün yüzünü göremeyiz. Kadın mı erkek mi olduğu kesin değildir. Ölen kişi midir, ölüyü uğurlayan biri midir, yoksa ölüm dünyasına geçişe eşlik eden sembolik bir figür müdür? Önündeki beyaz nesne genellikle tabut olarak yorumlanır. Eğer gerçekten bir tabutsa sahne daha da tuhaf hale gelir. Çünkü kayıktaki ayakta duran kişi ölü değildir. Bir ölüyü adaya götüren yaşayan biri, bir ruh veya yalnızca sembolik bir eşlikçi olabilir. Böcklin bu belirsizliği çözmez. Beyaz rengin tablonun neredeyse tamamına hakim olan koyu tonların ortasında parlaması ise gözümüzü istemeden bu figüre çeker. Ada devasa olmasına rağmen hikayenin merkezi küçücük kayığın üzerindedir.
Sonra serviler ortaya çıkar. Akdeniz coğrafyasında servi ağacı yüzyıllardır mezarlıklarla ve yas kültürüyle ilişkilendirilmiştir. Uzun, koyu ve neredeyse hareketsiz görünen yapıları nedeniyle mezarlık peyzajının en tanınan unsurlarından biridir. Böcklin’in adanın tam merkezine yoğun bir servi kümesi yerleştirmesi bu nedenle güçlü bir ölüm çağrışımı yaratır. Fakat servilerin başka bir görsel işlevi daha vardır. Kayalıklar yatay ve ağır görünürken serviler yukarı doğru uzanır. Böylece gözümüz karanlık su seviyesinden gökyüzüne doğru çekilir. Kayık aşağıdadır, mezarı andıran boşluklar ortadadır, ağaçlar ise yukarı yükselir. Resim neredeyse ölüm, mezar ve gökyüzü arasında sessiz bir dikey hat kurar. Bunun ressam tarafından bilinçli biçimde belirli bir dini anlamla tasarlandığını kesin olarak söyleyemeyiz, ancak kompozisyonun izleyicide geçiş ve yükseliş duygusu yaratması oldukça güçlüdür.
Adanın kendisi de gerçek bir yerden çok farklı yerlerin hatıralarının birleşimi gibi görünür. Sanat tarihçileri yıllar boyunca Böcklin’in nereden esinlenmiş olabileceğini tartıştı. Floransa’daki İngiliz Mezarlığı, Akdeniz kıyılarındaki kayalık adalar ve çeşitli mezarlık peyzajları olası esin kaynakları arasında gösterildi. Böcklin’in uzun süre İtalya’da yaşamış olması bu bağlantıları daha anlaşılır hale getirir. Ancak tablonun birebir belirli bir adanın resmi olduğunu kesin biçimde söylemek mümkün değildir. Belki de bu nedenle ada bu kadar tanıdık ama aynı zamanda ulaşılamaz görünür. Gerçek dünyadan parçalar taşır fakat hiçbir yere tam olarak benzemez. İzleyici adayı gördüğünde sanki daha önce bir yerde karşılaşmış hissine kapılabilir, fakat haritada yerini gösteremez.
Kayalıkların üzerindeki karanlık açıklıklar da dikkat çekicidir. Bunlar doğal mağaralar gibi görülebileceği gibi kayaya oyulmuş mezar odalarını da hatırlatır. Eğer ikinci yorumu kabul edersek ada yalnızca tek bir ölünün götürüldüğü bir yer değildir. Çok daha eski ölülerin bulunduğu devasa bir nekropol haline gelir. Kayıkla gelen kişi ilk değildir. Belki de son da olmayacaktır. Bu düşünce tabloyu tek bir cenaze sahnesinden çıkarıp ölümün sürekliliğine ilişkin çok daha büyük bir görüntüye dönüştürür. Kayık küçüktür, insan figürü küçüktür, tabut küçüktür ama ada devasa ve kalıcıdır. İnsan gelir, ada kalır. Böcklin bunu açıklamaz fakat ölçekler arasındaki fark bile insan yaşamının geçiciliği üzerine güçlü bir çağrışım yaratır.
Tablonun sessizliği ise belki de renklerinden bile daha önemlidir. Deniz dalgalı değildir. Kayıkta telaş yoktur. Adada insan kalabalığı görülmez. Gökyüzünde dramatik bir fırtına yaşanmaz. Ölüm burada korkunç bir olay şeklinde değil, kaçınılmaz ve sessiz bir varış olarak gösteriliyor gibidir. Bu nedenle Ölüler Adası klasik korku görüntülerinden farklı biçimde rahatsız eder. Tehlikenin nereden geleceğini beklemeyiz çünkü ortada saldıracak bir şey yoktur. Bizi rahatsız eden şey hareketin eksikliğidir. Kayık adaya ulaşacak ve sanki bundan sonra hiçbir şey olmayacaktır. Böcklin ölümün anını değil, ölümden sonraki sessizlik fikrini resmetmiş gibi görünür.
Eserin sonraki yıllarda yarattığı etki de şaşırtıcı derecede büyüktü. Sergei Rachmaninoff, tablonun siyah beyaz bir reprodüksiyonundan etkilenerek 1909 tarihli Ölüler Adası adlı senfonik şiirini besteledi. Eser yalnızca müzisyenleri değil, yazarları ve sanatçıları da etkiledi. Sigmund Freud’un da bir Ölüler Adası reprodüksiyonuna sahip olduğu bilinir. Tablo zamanla Avrupa kültüründe ölümün en tanınabilir görsel metaforlarından birine dönüştü. Bunun nedenlerinden biri Böcklin’in ölümü açıkça göstermemesiydi. İzleyiciye tamamlanmış bir hikaye vermek yerine boşluklar bıraktı ve her kuşak o boşluklara kendi korkularını, kayıplarını ve ölüm düşüncesini yerleştirdi.
Tablonun beş versiyonunun bulunması ise başka bir ayrıntıyı daha ilginç hale getirir. Böcklin aynı sahneyi tekrar tekrar resmetti fakat renkleri, ışığı ve bazı ayrıntıları değiştirdi. Bazı versiyonlarda gökyüzü daha açık, bazılarında ada daha karanlık ve kapalıdır. Buna rağmen temel kompozisyon değişmez: ada bekler, serviler yükselir ve kayık yaklaşır. Sanki ressam aynı rüyayı birkaç kez görmüş ve her seferinde biraz farklı hatırlamış gibidir. Beş tablonun dördü günümüze ulaşmıştır. Dördüncü versiyon ise II. Dünya Savaşı sırasında Berlin’de yok olmuştur ve bugün esas olarak siyah beyaz fotoğrafları sayesinde bilinmektedir. Ölümü konu alan bir tablonun kendi versiyonlarından birinin de zaman içinde kaybolmuş olması eserin tarihine istemeden tuhaf bir katman daha eklemiştir.
Ölüler Adası’na uzun süre baktığınızda belki de tablonun en rahatsız edici ayrıntısının ne olduğunu fark edersiniz: Adada yaşayan hiç kimse görünmez. Pencerelerde insanlar yoktur, kıyıda kayığı karşılayan biri bulunmaz, başka tekneler görülmez. Buna rağmen ada tamamen terk edilmiş de hissettirmez. Kayaların içindeki açıklıklar, insan eliyle oluşturulmuş izlenimi veren yapılar ve serviler buranın bir amacı olduğunu düşündürür. Burası boş bir ada değil, sanki yalnızca gelenlerin konuşamadığı bir yerdir.
Belki de Böcklin’in tablosunun yüz yılı aşkın süredir insanları büyülemesinin nedeni budur. Ressam bize ölümün nasıl göründüğünü göstermedi. Ölümden sonraki hayatın nasıl olduğunu da anlatmadı. Bunun yerine yalnızca bir yolculuğun son birkaç metresini gösterdi. Kayık henüz kıyıya ulaşmadı. Beyaz figür hala ayakta. Tabut hala teknenin üzerinde. Yani resimde her şey gerçekleşmek üzere fakat hiçbir şey henüz tamamlanmış değil.
Ve tabloya baktıkça insanın aklına sonunda tek bir soru geliyor: Kayığın adaya kimi götürdüğünü merak ediyoruz ama belki de Böcklin’in asıl istediği, bir gün hepimizin o kayığın içindeki boşluğu kendimizle dolduracağımızı fark etmemizdi.