İnsanlık tarihinin en güçlü ve en uzun ömürlü tufan anlatılarından biri olan Nuh Tufanı, yalnızca büyük bir geminin, yükselen suların ve kurtarılan canlıların hikayesi değildir ilahi uyarı, insanın ahlaki sorumluluğu, yıkımın ardından yeniden başlangıç ve insan ile Tanrı arasındaki ilişkinin yeniden kurulması gibi çok daha derin temaları içinde barındıran kadim bir anlatıdır. Nuh kıssası özellikle Tevrat ve Kur’an’da önemli bir yere sahip olmakla birlikte, ayrıntılar iki gelenekte tamamen aynı değildir ve bu nedenle anlatıyı değerlendirirken ortak noktalarla her metne özgü unsurları birbirinden ayırmak gerekir. Kur’an’daki anlatıya göre Hz. Nuh, toplumunu uzun süre Allah’a yönelmeye, yalnızca O’na kulluk etmeye ve içinde bulundukları yanlışlardan vazgeçmeye çağırır fakat toplumunun önemli bir bölümü onun uyarılarını reddeder, hatta onu küçümseyerek tebliğini kabul etmez. Nuh’un mücadelesinin dikkat çekici tarafı yalnızca yaklaşan bir felaketi haber vermesi değildir, çünkü kıssanın merkezinde çok uzun süre boyunca insanları ikna etmeye çalışan fakat bütün çabasına rağmen sınırlı sayıda kişinin kendisine inandığını gören bir peygamberin sabır ve kararlılığı bulunur.
Sonunda Nuh’a bir gemi yapması bildirilir ve böylece kıssanın en unutulmaz bölümü başlar ortada henüz her şeyi yutacak sular görünmezken Nuh gemiyi hazırlamaya koyulur ve onu görenlerin bir kısmı kendisiyle alay eder. Buradaki gemi yalnızca fiziksel bir kurtuluş aracı değildir anlatının sembolik dünyasında yaklaşmakta olan felaket karşısında uyarıyı dikkate alanlarla reddedenler arasındaki ayrımın görünür hale geldiği sınırdır. Ardından tufanın başladığını bildiren işaret ortaya çıkar ve Kur’an’da tennurun kaynaması şeklinde ifade edilen dikkat çekici bir ayrıntının ardından Nuh’a gemiye belirli canlılardan çiftler, ailesinden haklarında hüküm verilmemiş olanlar ve iman edenleri alması bildirilir. Yağmurun ve suların yükselmesiyle gemi dev dalgaların arasında ilerlemeye başlar. Kur’an’ın tasvirinde dalgaların dağlar gibi olduğu belirtilir ve bu kısa ifade felaketin büyüklüğünü zihinde son derece güçlü bir görüntüye dönüştürür.
Kıssanın en sarsıcı bölümlerinden biri ise Nuh ile oğullarından biri arasında yaşanan konuşmadır. Nuh oğlunu gemiye çağırırken o kendisini sudan koruyacak bir dağa sığınacağını söyler, fakat Nuh o gün Allah’ın hükmünden korunmanın mümkün olmadığını bildirir ve ardından yükselen bir dalga ikisinin arasına girerek oğlunu gözden kaybettirir. Bu sahne, anlatıyı yalnızca toplumsal bir felaket hikayesi olmaktan çıkarır ve onu aynı zamanda bir babanın gözlerinin önünde ailesinden birini kaybettiği son derece kişisel bir trajediye dönüştürür. Sular sonunda çekilmeye başladığında Kur’an’da son derece güçlü bir ifadeyle yeryüzüne suyunu yutması, gökyüzüne ise yağmuru durdurması emredildiği anlatılır sular azalır ve geminin Cûdi üzerine oturduğu belirtilir. Bu ayrıntı önemlidir, çünkü popüler kültürde Nuh’un gemisi çoğunlukla Ağrı Dağı ile ilişkilendirilse de Kur’an’ın verdiği isim Cûdî’dir. Tevrat’ın Tekvin bölümünde ise geminin Ararat dağları üzerine oturduğu ifade edilir ve bu iki anlatımı doğrudan aynı coğrafi nokta olarak kabul etmek tarihsel açıdan dikkat gerektirir.
Tevrat’taki anlatıda ise Nuh’a büyük bir geminin nasıl yapılacağı konusunda daha ayrıntılı ölçüler verilir ve tufanın aşamaları daha kapsamlı bir kronoloji içerisinde anlatılır. Sular çekilmeye başladığında Nuh önce bir kuzgun, ardından bir güvercin gönderir güvercinin daha sonra ağzında taze bir zeytin yaprağıyla geri dönmesi, suların azaldığının işareti olur ve bu görüntü yüzyıllar içerisinde felaketin ardından gelen barışın ve yeniden doğuşun en güçlü sembollerinden birine dönüşür. Tufan sona erdikten sonra anlatının anlamı yalnızca hayatta kalanların gemiden çıkmasıyla tamamlanmaz. Tevrat geleneğinde Tanrı ile Nuh arasında bir ahit kurulur ve gökkuşağı bu ahdin işareti haline gelir. Böylece tufanın sonunda ortaya çıkan gökkuşağı yalnızca doğa olayının bir parçası olarak değil, yıkımın ardından kurulan yeni düzenin ve insanlıkla yapılan sözleşmenin sembolü olarak anlatının hafızasına yerleşir.
Nuh Tufanı’nı tarih açısından daha da ilginç hale getiren konu ise Mezopotamya’da ondan çok daha eski yazılı tufan geleneklerinin bulunmasıdır Gılgamış Destanı’ndaki Utnapiştim anlatısı, Atrahasis Destanı ve Sümer geleneğindeki Ziusudra hikayesi, büyük bir felaketin önceden bildirilmesi bir geminin hazırlanması, insanların ve canlıların korunması ve tufanın ardından hayatın yeniden başlaması gibi bazı dikkat çekici ortak motifler taşır ancak bu benzerliklerin bulunması bütün anlatıların aynı olduğu anlamına gelmez çünkü her gelenek tufanı kendi dini, kültürel ve ahlaki dünyası içerisinde farklı biçimde anlamlandırmıştır. Tarihçiler, arkeologlar ve jeologlar uzun zamandır bu anlatıların arkasında gerçek bir doğal felaketin bulunup bulunmadığını araştırmaktadır ve özellikle Mezopotamya’nın Dicle ile Fırat arasındaki taşkın ovalarında geçmişte büyük seller yaşandığına ilişkin arkeolojik bulgular bilinmektedir Buna rağmen bugün elimizde bütün dünyayı aynı anda kaplayan tek bir tarihsel tufanın bilimsel olarak kanıtlandığını söylemeye yetecek veriler bulunmamaktadır bu nedenle dini anlatının teolojik anlamı ile jeoloji ve arkeolojinin araştırdığı tarihsel felaket ihtimalini birbirinden ayırmak daha sağlıklı bir yaklaşım olacaktır.
Belki de Nuh Tufanı’nın binlerce yıldır anlatılmaya devam etmesinin asıl nedeni, hikayenin yalnızca Gerçekten ne kadar su yükseldi sorusuna dayanmayışıdır kıssanın merkezinde insanın kendisine yapılan uyarıyı ne zaman ciddiye aldığı, gücüne ve güvenli gördüğü yapılara ne kadar güvenebileceği, felaket karşısında neyi korumaya çalıştığı ve her şey sona ermiş gibi göründüğünde yeniden başlayıp başlayamayacağı gibi çağları aşan sorular vardır. Bu nedenle Nuh’un gemisi, kadim anlatıların içinden günümüze ulaşan en güçlü sembollerden biri haline gelmiştir dışarıda eski dünya sular altında kalırken geminin içerisinde hayatın devamını sağlayacak küçük bir çekirdek korunur ve tufanın sonunda sular çekildiğinde hikaye ölümle değil, yeniden başlayan hayatla tamamlanır. Nuh Tufanı’nın insanlık hafızasındaki asıl gücü de belki burada saklıdır Bazen bir anlatının en önemli bölümü felaketin başlaması değil, sular çekildikten sonra insanın nasıl bir dünya kuracağıdır.