Eskiden bu soruya cevap verirken bulunduğum şehri, oturduğum masayı, yanımdaki insanları ya da hayatımın hangi döneminden geçtiğimi anlatmam gerektiğini düşünürdüm. Şimdi anlıyorum ki insanın gerçek konumu bazen hiçbir haritada görünmüyor. Çünkü kilometrelerce yol gidip hala aynı yerde kalabiliyor, yıllarca aynı evde yaşayıp bir sabah bambaşka bir hayata uyanabiliyor insan. Asıl mesafe bazen iki şehir arasında değil olduğun kişiyle artık olmak istemediğin kişi arasındadır. Ben biraz o mesafeyi yürüdüm. Kimse görmeden, kimse alkışlamadan, hatta çoğu zaman kimse neyin değiştiğini anlamadan...
Bir zamanlar herkese yetişmeye çalışıyordum. Kim kırıldı, kim darıldı, kim yanlış anladı, kim neden sustu, kim neden uzaklaştı... Her şeyi çözmem herkesi anlamam, her ilişkinin eksilen tarafını tamamlamam gerekiyormuş gibi davranıyordum. Sonra fark ettim ki insan sürekli başkalarının hayatındaki boşlukları doldurmaya çalışırken kendi içinde kocaman bir boşluk açabiliyor. Ve en yorucu olan da buymuş. Başkalarını kaybetmemek uğruna yavaş yavaş kendinden uzaklaşmak. Şimdi başka bir yerdeyim. Her mesajın cevabını hemen vermek zorunda olmadığım her sessizliğin nedenini araştırmadığım, gitmek isteyenin arkasından kendimi anlatmak için koşmadığım, beni anlamamakta kararlı olan birine kendimi ispatlamaya çalışmadığım bir yerde. Çünkü insan bir yaştan sonra şunu öğreniyor. Her yanlış anlaşılma düzeltilmek zorunda değildir. Her giden geri çağrılmamalıdır. Her kapanan kapının önünde beklenmez. Ve hayatına giren herkesin hayatında kalması gerekmez.
Bazı insanlar sana eşlik etmek için gelir, bazıları bir şey öğretmek için, bazılarıysa sana artık neyi istemediğini göstermek için. Bunu anlamak zaman alıyor. Eskiden birilerini kaybetmekten korkardım. Şimdi kendimi kaybettiğim hiçbir yerde kalmak istemiyorum. Eskiden bazı ilişkiler sürsün diye susardım bugün susmam gereken yerde konuşmayı, konuşmam gereken yerde de çekip gitmeyi biliyorum. Çünkü insanın kendisine gösterdiği saygı bazen verdiği mücadelede değil, artık vermeyi reddettiği mücadelede saklıdır. Huzurun da ne olduğunu yanlış anlamışız belki
Huzur, hayatında hiçbir sorun kalmaması değil. Her sabah kusursuz uyanmak, hiçbir şeye üzülmemek ya da dünyadan tamamen kopmak hiç değil. Huzur hangi savaşın gerçekten senin olduğunu, hangisinin seni tüketmekten başka hiçbir yere götürmediğini anlayabilmek.
Neye cevap vermeyeceğini bilmek. Kimin peşinden gitmeyeceğini bilmek. Neyi artık açıklamayacağını bilmek. Ve bazen hiçbir şey söylemeden yoluna devam edebilmek. Çünkü olgunlaşmak her şeyi çözmek değildir. Bazı şeylerin çözülemeyeceğini kabul edip onların hayatının merkezinde yaşamayı bırakmaktır. İnsan zamanla şunu da fark ediyor. Bazı kayıplar aslında kayıp değildir. Hayatından biri çıkar, önce büyük bir boşluk oluştuğunu sanırsın zaman geçtikçe o boşluğun aslında uzun zamandır taşıdığın bir ağırlığın yeri olduğunu anlarsın. Bazı kapılar kapanır dünyanın sonu geldi sanırsın; aylar sonra dönüp baktığında seni yanlış bir yerde tutan şeyin o açık kapı olduğunu görürsün. İşte insan o zaman değişiyor.
Daha az sevdiği için değil, kendisini de sevmeyi öğrendiği için. Daha duygusuz olduğu için değil, duygularının onu yönetmesine artık izin vermediği için. Daha az insan istediği için değil, kalabalığın her zaman yakınlık anlamına gelmediğini anladığı için. Ve belki de en önemlisi, yalnız kalmakla yanlış insanların arasında kalmak arasındaki farkı öğrendiği için. Artık hayatımda çok insan olsun istemiyorum gerçek insanlar olsun istiyorum. Çok şeyim olsun istemiyorum bana gerçekten iyi gelen şeyler kalsın istiyorum. Herkes beni sevsin istemiyorum beni sevenlerin yanında başka biri olmak zorunda kalmayayım, bu bana yetiyor. Çünkü insanın gerçek dengesi, hayatındaki her şey kusursuz olduğunda kurulmaz. Bazen tam tersine, bazı şeyler eksildiğinde kurulur.
Bir beklenti eksilir. Bir korku eksilir. Bir mecburiyet eksilir. Birilerini memnun etme telaşı eksilir. Ve bütün bunlar eksilirken garip bir şekilde sen çoğalmaya başlarsın. Kendi sesini daha net duyarsın. Neyi istediğini, neyi istemediğini, nerede kalacağını ve hangi masadan artık kalkman gerektiğini daha iyi bilirsin. İşte bugün bulunduğum yer biraz böyle. Geçmişle sürekli hesaplaşmadığım, geleceği kontrol etmeye çalışırken bugünü kaçırmadığım, insanların benim hakkımda ne düşündüğünü kendi hakkımdaki düşüncemden daha önemli görmediğim bir yer. Kimseyle yarışmıyorum. Kimseye yetişmeye çalışmıyorum. Kimseye hayatımın iyi gittiğini kanıtlamaya da ihtiyacım yok. Çünkü bazı şeyler dışarıdan gösterildiğinde değil, içeride sustuğunda güzelleşiyor. Belki büyümek dediğimiz şey de budur. Daha çok kazanmak, daha çok insan tanımak, daha çok yere gitmek değil sadece... Neyi hayatına alacağını seçebildiğin kadar, neyi hayatından çıkaracağını da öğrenmek.
Ve günün sonunda aynaya baktığında, herkes senden memnun olmasa bile karşındaki insana yabancılaşmamış olmak. Bu yüzden bana Neredesin?” diye sorma. Bir şehir adı söylemeyeceğim. Bir adres vermeyeceğim. Uzun zamandır ilk kez kimseyi kaybetmemek uğruna kendimi kaybetmediğim, gitmesi gerekeni zorla tutmadığım, gelmeyecek olanı beklemediğim, geçmişi değiştirmeye çalışmadığım ve geleceğin bütün cevaplarını bugünden bilmek zorunda hissetmediğim bir yerdeyim. Adını huzur koymak belki fazla iddialı. Mutluluk demek de eksik kalır. Ben buna denge diyorum. Çünkü hayat sonunda bana şunu öğretti. İnsan bazen doğru yere gitmez. Önce yanlış yerlerde kalmayı bırakır. Sonra bir gün etrafına bakar ve uzun zamandır aradığı yerin aslında bir şehir, bir insan ya da yeni bir hayat olmadığını fark eder. Aradığı yer, kendisini kaybetmeden yaşayabildiği yerdir. İşte ben şimdi oradayım. Dengemi bulduğum yerde.