Mardin’in taşları konuşabilseydi, belki de en uzun hikayelerden birini Savur yakınlarındaki Dereiçi, eski adıyla Kıllıt anlatırdı. Çünkü burası yalnızca terk edilmiş evlerin, çökmeye yüz tutmuş duvarların ve dar sokakların bulunduğu eski bir köy değildir. Dereiçi’nin ortasında bugün hala çok sıra dışı bir geçmişin izleri duruyor. Ortodoks, Katolik ve Protestan cemaatlerine ait üç ayrı kilise. Aynı küçük yerleşimde yükselen bu üç yapı, bugün sessizliğin içinde birbirlerine bakarken aslında yüzyıllar boyunca değişen bir toplumun hikayesini taşımaktadır. Köye girdiğinizde ilk dikkatinizi çeken şey büyük bir felaketin bıraktığı ani yıkımdan çok, hayatın yavaş yavaş çekilmiş olması hissidir. Taş evler, avlular, kapılar ve ibadet yapıları hala oradadır fakat onları var eden gündelik hayatın önemli bölümü artık yoktur. Bu nedenle Dereiçi’ne bakarken insanın zihnine ister istemez şu soru gelir. Bir yerleşim nasıl olur da yüzyılların hatırasını korurken sakinlerinin büyük bölümünü kaybeder?
Bu sorunun cevabı tek bir gecede ya da tek bir olayda saklı değildir. Dereiçi, Savur’a yaklaşık beş kilometre uzaklıkta bulunan eski ve önemli bir Süryani yerleşimidir. Kültür ve Turizm Bakanlığı kaynaklarında köyün göçlerden önce büyük bir Süryani yerleşimi olduğu, Ortodoks, Protestan ve Katolik cemaatlerine ait üç kilisenin yanı sıra üç manastırının bulunduğu belirtilmektedir. Köyün en dikkat çekici tarihî yapılarından Mor Yuhanon Kilisesi ise 7. yüzyıla tarihlendirilmektedir. Yani bugün sessiz görünen bu coğrafyanın hikayesi birkaç kuşaktan değil, yüzyıllardan söz etmektedir. Fakat Dereiçi’ni asıl sıra dışı yapan yalnızca yapıların yaşı değildir. Çünkü burada Hristiyanlığın üç farklı mezhebinin izleri aynı yerleşimin içine işlenmiştir. Ortodokslar, Katolikler ve Protestanlar. Üç cemaat, üç ibadet yapısı, tek köy.
2024 yılında yayımlanan akademik bir araştırma da Dereiçi’ndeki Ortodoks, Katolik ve Protestan kiliselerinin bir arada bulunmasını yerleşimi özgün kılan temel unsurlardan biri olarak değerlendiriyor. Araştırmaya göre Mor Petrus Katolik Kilisesi ile Protestan Kilisesi, Mor Yuhanna Ortodoks Kilisesi'ne göre daha küçük yapılardır bunun köyde Ortodoks cemaatinin tarihsel olarak daha kalabalık olmasıyla ilişkili olduğu değerlendirilmektedir. Başka bir deyişle, bugün yalnızca taş duvarlara baktığımız yapılarda geçmişteki toplumsal yapının oranlarını bile okumak mümkündür. Daha da ilginci, bu üç kilisenin aynı döneme ait olmamasıdır. Dereiçi’nin Hristiyanlık tarihi çok eskiye uzanırken Protestan varlığı daha sonraki yüzyılların izlerini taşır. Köydeki Protestan Kilisesi’nin kesin yapım tarihini veren bir kitabesi bulunmamakla birlikte mimari özellikleri nedeniyle 19. yüzyılın ikinci yarısına tarihlendirilmektedir. Böylece köyün taşları yalnızca dini hayatı değil, yüzyıllar boyunca meydana gelen mezhepsel ve toplumsal değişimleri de kaydetmiş gibidir. Sonra köyün hikayesinin en hüzünlü bölümü başlar göç.
Dereiçi’nin bugünkü sessizliğini tek bir nedene bağlamak tarihsel tabloyu fazlasıyla basitleştirir. Akademik araştırmalar, Süryani nüfusunun bölgeden göçünün farklı dönemlerde yaşanan siyasal ve toplumsal olaylarla şekillendiğini, özellikle 20. yüzyıl boyunca farklı göç dalgalarının ortaya çıktığını ve 1980’lerde bölgedeki güvenlik sorunlarının bu hareketi daha da hızlandırdığını belirtiyor. Avrupa ülkelerine yönelen göçlerle birlikte Dereiçi’nin nüfusu giderek azalmış, insanların ayrılması ise yalnızca nüfus tablosunu değil, köyün mimarisini de değiştirmiştir. Bakımsız kalan geleneksel yapılarda zaman içerisinde ciddi tahribat ve yıkımlar meydana gelmiştir. İşte Dereiçi’ni etkileyici yapan şey tam olarak burada ortaya çıkıyor. Çünkü insanlar giderken taşlar gitmedi.
Bir zamanlar kapıları açılan evler kaldı. İçinde dualar edilen kiliseler kaldı. Üzüm bağlarının hatırası kaldı. Köyün yakınlarında üzüm üretimi ve bağbozumu geleneğinin hala sürdürülmesi ise geçmişle bugün arasında ince fakat kopmamış bir bağ oluşturuyor. Belki bir zamanlar sabah olduğunda bu sokaklarda kapılar açılıyor, insanlar birbirlerini selamlıyor, çocuklar taş evlerin arasında koşuyor, bağlara gidiliyor ve farklı kiliselerin çevresinde farklı cemaatlerin gündelik hayatı devam ediyordu. Bugün o insanların seslerini duymuyoruz. Fakat onların nerede yaşadığını, neye inandığını ve nasıl bir mimari dünya kurduğunu hala görebiliyoruz. Bu yüzden Dereiçi yalnızca terk edilmiş köy sözüyle anlatıldığında hikayesinin büyük bölümü eksik kalıyor. 2024 tarihli akademik çalışma burayı sahip olduğu anıtsal ve geleneksel yapılar nedeniyle adeta bir müze köy görünümünde değerlendiriyor. Bu tanım oldukça anlamlıdır çünkü normal bir müzede geçmişten kalan eserleri görmek için bir binaya girersiniz Dereiçi’nde ise geçmişin kendisi sokaklara dağılmış durumdadır. Ev bir belgeye, kilise bir tarih sayfasına, taş duvar ise orada yaşamış insanların sessiz tanığına dönüşür.
Ve belki de Dereiçi’nin en çarpıcı tarafı herhangi bir doğaüstü gizeme ihtiyaç duymamasıdır. Çünkü gerçek hikayesi zaten yeterince sıra dışıdır. Mardin’in dağları arasında bir köy düşünün. Yüzyıllara uzanan bir Süryani geçmişi var. Ortodoks, Katolik ve Protestan cemaatlerinin kiliseleri aynı yerleşimde bulunuyor. Bir zamanlar kalabalık olan sokakları büyük ölçüde sessizleşiyor. İnsanlar dünyanın farklı ülkelerine dağılıyor fakat yaptıkları taş evler, ibadet ettikleri yapılar ve toprağa bıraktıkları kültürel izler geride kalıyor. Bugün Dereiçi’ne baktığınızda aslında terk edilmiş üç kiliseye bakmıyorsunuz. Bir zamanlar aynı gökyüzünün altında yaşayan farklı cemaatlerin, göçlerle dağılan ailelerin ve insanların gittikten sonra bile hafızayı taşımaya devam eden taşların hikayesine bakıyorsunuz. Belki de bu yüzden Dereiçi’nin sessizliği insana bu kadar ağır gelir. Çünkü bazı yerler terk edildiğinde boşalmaz. Hatıralarla dolar.