Kendini Gözetleyen Adam
Bir insan kendi peşine düşerse ne olur? Philip K. Dick, Karanlığı Taramakta bilimkurgunun en tuhaf kimlik çatışmalarından birini tam da bu sorunun üzerine kuruyor. Yakın geleceğin Kaliforniya'sında toplum, Ö Maddesi adı verilen son derece yıkıcı bir uyuşturucunun etkisi altındadır. Devlet ise kullanıcıları ve uyuşturucunun kaynağını bulabilmek için kapsamlı bir gözetim sistemi yürütmektedir. Bu sistemin içinde çalışan gizli narkotik ajanı Fred, görev sırasında Bob Arctor kimliğine bürünerek uyuşturucu kullanıcılarının arasına sızar. Fakat Fred'in takip etmesi gereken kişilerden biri zamanla Bob Arctor'ın kendisi olur. Sorun şudur: Fred ve Bob aynı insandır.
Başlangıçta bunun yalnızca gizli görevin yarattığı bir çelişki olduğu düşünülebilir. Ancak Bob da Ö Maddesi kullanmaya başladıkça durum değişir. Uyuşturucu beynin işleyişini bozarken Fred ve Bob arasındaki sınır da giderek silikleşir. Bir tarafta devlet adına Bob Arctor'ı gözetleyen Fred, diğer tarafta gözetlendiğinin farkında olan Bob vardır. Aynı insan hem şüpheli hem polis, hem gözleyen hem gözlenendir. Dick böylece klasik bir uyuşturucu hikayesini çok daha ürkütücü bir soruya dönüştürür: İnsan kendi zihninin içindeki iki kimliği artık aynı kişi olarak algılayamıyorsa, geriye gerçek bir benlik kalır mı?
Romanın en güçlü taraflarından biri de gözetleme fikridir. Fred'in kimliği yalnızca suçlulardan değil, birlikte çalıştığı polislerden de gizlenir. Bunu sağlayan teknolojilerden biri, kullanıcısının fiziksel görünümünü sürekli değiştiren özel bir giysidir. Karşısındaki kişi Fred'i görür ama onun gerçek yüzünü seçemez. Kimliği korumak için tasarlanan teknoloji aynı zamanda insanı yüzsüzleştirir. Dick'in 1970'lerde yazdığı bu fikir bugün kameralar, algoritmalar, dijital profiller ve sürekli veri toplayan sistemlerle çevrili bir dünyadan bakıldığında farklı bir anlam kazanıyor. Romanda teknoloji geleceği güzelleştiren bir araç değil, insanın kendisine bile yabancılaşabileceği bir düzenin parçasıdır.
Fakat Karanlığı Taramakı yalnızca distopik bir bilimkurgu olarak okumak eksik kalır. Romanın uyuşturucu dünyasının bu kadar rahatsız edici görünmesinin kişisel bir nedeni vardır. Eser yarı otobiyografik kabul edilir ve Dick kitabı kendi çevresindeki uyuşturucu deneyimlerinin ve kayıpların izlerini taşıyarak yazmıştır. Bağımlı karakterleri yalnızca suçlu veya ahlaken çökmüş insanlar olarak göstermez. Onları komik, saçma, kırılgan, zaman zaman sevilebilir ve giderek kendilerini kaybeden insanlar olarak anlatır. Bu nedenle romanın bazı bölümleri kara mizah gibi ilerlerken altında sürekli yaklaşan bir felaket hissi vardır.
Kitabın en acımasız düşüncelerinden biri de bağımlılığın insanın yalnızca bedenini değil, kendisini algılama biçimini de parçalayabilmesi. Bob Arctor giderek kendi davranışlarının dışarıdan izleyicisine dönüşür. Kimin kimi kandırdığı, kimin gerçekten dost olduğu ve devletin kimi neden takip ettiği bulanıklaşır. Dick burada okuru da karakteriyle aynı konuma iter. Bir süre sonra gördüğümüz şeylerin hangisinin gerçek, hangisinin paranoya olduğundan emin olmak zorlaşır. Zaten Philip K. Dick'in edebiyatının temel meselelerinden biri de budur: Gerçeklik dediğimiz şey elimizden alındığında, onun gerçek olduğunu nasıl kanıtlarız?
Karanlığı Taramak bu nedenle uyuşturucu hakkında yazılmış bir bilimkurgu romanından çok daha fazlasıdır. Bağımlılık, devlet gözetimi ve teknoloji hikayenin görünen yüzünü oluştururken merkezinde kendi zihninin içinde kaybolan bir insan vardır. Bob Arctor'ın trajedisi yalnızca başkalarının onu gözetlemesi değildir. Bir noktadan sonra kendisine dışarıdan bakan kişinin de kendisi olduğunu anlayamayacak kadar parçalanmasıdır. Dick'in karanlık dünyasında insanın karşılaşabileceği en korkutucu yabancı, sonunda aynada gördüğü kişi olabilir.