Kadim Türklerin dünyasında bir dağ, yalnızca yerden yükselen büyük bir kaya kütlesi değildi bazı dağlar göğe yakınlığı, çevresindeki yaşamı beslemesi, bir boyun veya devletin yaşadığı coğrafyanın merkezinde bulunması ve kutsal kabul edilen doğa düzeninin parçası olması nedeniyle sıradan coğrafyanın dışına çıkar, insanların kimliğini, hakimiyetini ve görünmeyen dünya hakkındaki düşüncelerini taşıyan özel mekanlara dönüşürdü. Bu anlayışı kavramak için eski Türklerin doğaya bugünkü anlamıyla yalnızca üzerinde yaşanılan bir çevre olarak bakmadığını anlamak gerekir. Gök, yer, su kaynakları, dağlar, ormanlar ve bazı doğal bölgeler insan hayatından bütünüyle ayrı düşünülmüyor özellikle yer su anlayışı içerisinde belirli coğrafi unsurlar kutsallık kazanabiliyor ve topluluğun yaşadığı topraklarla kurduğu bağın manevi bir parçası haline gelebiliyordu.
Dağların bu dünyada özel bir konuma sahip olmasının en güçlü nedenlerinden biri göğe doğru yükselmeleriydi. Eski Türk inanç dünyasında Tengri hükümdarlık, kader ve kozmik düzen düşüncesinin merkezindeki en önemli kavramlardan biriydi bu nedenle göğe yaklaşan yüksek yerlerin insan ile kutsal düzen arasında özel bir konuma sahip olduğu düşüncesinin ortaya çıkması şaşırtıcı değildir Fakat her dağ aynı değildi. Bazı dağlar belirli boyların yaşadığı topraklarla, atalarla veya siyasi merkezlerle ilişkilendirildiği için özel anlam kazanıyordu. Bir topluluk için kutsal kabul edilen dağ, başka bir topluluk için aynı anlamı taşımayabiliyor böylece kutsallık yalnızca dağın yüksekliğinden değil, insanların o coğrafyayla kurduğu tarihsel ve manevi ilişkiden doğuyordu.
Bu düşüncenin en güçlü örneklerinden biri Ötüken çevresidir. Bugünkü Moğolistan'ın merkezindeki Orhun ve Ötüken coğrafyası Göktürkler ve daha sonra Uygurlar açısından yalnızca stratejik bir bölge değildi devletin merkezinin burada bulunması hükümdarlığın meşruiyeti ve bozkırdaki siyasi düzenle yakından ilişkilendiriliyordu. Orhun Yazıtları'nda Ötüken'in öneminin özellikle vurgulanması tesadüf değildir. Türk halkının Ötüken'de kalması durumunda devletini koruyabileceği düşüncesi açık biçimde ifade edilir. Bu nedenle Ötüken'i yalnızca kutsal bir dağ şeklinde anlatmak eksik kalır. Ötüken aynı zamanda siyasi merkez, güvenli yurt ve hükümdarlığın kalbi anlamına gelen bir coğrafyaydı. Bozkırın büyük ticaret yollarını ve hareket alanlarını kontrol edebilecek bir konumda bulunması, buranın kutsallığı ile siyasi öneminin birbirine karışmasına yol açmıştı
Dağlarla ilgili başka bir dikkat çekici unsur ise kurban ve tören gelenekleridir. Çin kaynakları ve Türk yazıtlarından elde edilen bilgiler erken Türk topluluklarının göğe, yere ve kutsal kabul edilen doğal güçlere yönelik törenler gerçekleştirdiğini gösterir. Dağların ve yüksek yerlerin bazı ritüeller için tercih edilmesi, onların sıradan mekanlardan farklı algılandığını düşündürmektedir ancak bütün Türk topluluklarının her dönemde aynı ritüelleri gerçekleştirdiğini söylemek doğru değildir, çünkü Türk dünyası çok geniş bir coğrafyaya ve uzun bir tarihsel döneme yayılmıştır. Dağın kutsallığı zaman zaman hükümdarlık düşüncesiyle de birleşiyordu. Göktürk siyasi anlayışında kağanın yönetme hakkı Tengri tarafından verilen kut ile açıklanabiliyordu ve hükümdarın görevi yalnızca savaş kazanmak değil, halkını bir arada tutarak düzeni korumaktı. Devletin merkezindeki kutsal coğrafyanın kaybedilmesi bu nedenle yalnızca toprak kaybı olarak değil, siyasi düzenin bozulması açısından da büyük bir tehlike olarak görülebilirdi.
Eski Türk anlatılarında dağların başka bir özelliği daha vardır koruyucu ve saklayıcı olmaları. Bunun en ünlü örneği sonraki dönemlerde kaydedilmiş olan Ergenekon anlatısıdır. Bu hikayede dağlarla çevrili kapalı bir vadi, topluluğun yok olmaktan kurtulduğu ve nesiller boyunca yeniden çoğaldığı bir sığınak haline gelir sonunda demir bulunan dağın eritilmesiyle dışarı çıkılır ve yeni bir başlangıç yapılır Burada dağ hem engeldir hem koruyucudur. İnsanları dış dünyadan ayırır, fakat aynı zamanda onları düşmanlarından korur; zamanı geldiğinde ise içinden açılan yol sayesinde yeniden doğuşun kapısına dönüşür. Bu nedenle Türk anlatılarında dağ yalnızca doğanın bir parçası değil, saklayan, sınayan ve sonunda yol veren güçlü bir sembol olarak karşımıza çıkabilir.
Dağların etrafındaki pınarlar, ağaçlar, mağaralar ve kayalıklar da zaman zaman kutsal coğrafyanın parçaları haline gelmiştir. Daha sonraki Türk halk geleneklerinde belirli dağların ziyaret edilmesi, ağaçlara bez bağlanması, kaynakların şifalı kabul edilmesi veya yüksek yerlerde dilek tutulması gibi uygulamalar görülür ancak bunların tamamını hiçbir değişiklik yaşanmadan doğrudan Göktürk döneminden günümüze ulaşmış gelenekler olarak göstermek tarihsel açıdan doğru olmaz. Yine de değişmeyen güçlü bir düşünce vardır. İnsan yaşadığı toprağa yalnızca sahip olmaz, zamanla o toprağa anlam da yükler. Kadim Türklerin bazı dağlara verdiği önem tam olarak burada ortaya çıkar; dağ, bir yandan göğe yükselen fiziksel bir yapı, diğer yandan ataların yaşadığı yurdun işareti, devletin merkezi, ritüellerin mekanı ve topluluğun hafızasını taşıyan doğal bir anıt haline gelebiliyordu.
Belki de bu yüzden bazı dağlar yalnızca dağ değildi. Çünkü bozkırda sınırları gösteren duvarlar, dev saraylar ve kilometrelerce uzanan taş şehirler yokken, dağların kendisi hafızaya dönüşebiliyordu. Bir hükümdar ölür, bir devlet yıkılır, bir ordu başka topraklara giderdi fakat ufukta yükselen o dağ aynı yerde kalırdı. Ve bazen bir halk için yurdun nerede başladığını haritalar değil, gökyüzüne doğru yükselen o sessiz dağ anlatırdı.