Bugün kıyısında oturup vapurları izlediğimiz İstanbul Boğazı, bize sanki milyonlarca yıldır aynı haliyle oradaymış gibi görünebilir. Oysa İstanbulun ortasından geçen bu büyük su yolu, Dünya ikliminin değişmesi, deniz seviyelerinin yükselip alçalması, akarsuların araziyi aşındırması ve bölgenin jeolojik yapısının etkisiyle şekillenen çok uzun bir geçmişe sahip. Daha da ilginci, bugün gördüğümüz Boğaz geçmişte her zaman aynı biçimde var değildi.
İstanbul Boğazının kökeni konusunda yapılan jeolojik araştırmalar, bugünkü su yolunun altında ve çevresinde eski vadi sistemlerinin izlerini gösteriyor. Özellikle Boğazın kuzey bölümünün gelişiminde eski akarsu sistemlerinin önemli olduğu düşünülüyor. Güney bölümünün oluşumunda ise bölgenin tektonik yapısı ve aşınma süreçleri de etkili olmuş olabilir. Bu nedenle İstanbul Boğazını, karanın bir gün aniden yarılması ve denizin ortaya çıkan boşluğu doldurması şeklinde düşünmek doğru değil. Bugünkü görünümün arkasında çok daha uzun ve karmaşık bir jeolojik süreç bulunuyor.
Son Buzul Çağında Dünya üzerindeki büyük miktarda su buzullarda tutuluyordu. Bu nedenle küresel deniz seviyesi bugünkünden yaklaşık 120 metre daha aşağıdaydı. Deniz seviyelerindeki bu büyük değişimler Marmara, Karadeniz ve İstanbul Boğazının görünümünü de doğrudan etkiledi. Jeolojik araştırmalar Karadeniz ile Akdeniz sisteminin yalnızca bir kez birleşip sonsuza kadar bağlı kalmadığını gösteriyor. Deniz seviyelerinin değişmesine bağlı olarak yüz binlerce yıllık dönem içerisinde bağlantının kurulup kesildiği farklı evreler yaşandı. Yani Boğazın hikayesi yalnızca birkaç bin yıl önce meydana gelen tek bir olaya indirgenemeyecek kadar eski.
Son Buzul Çağının ardından Dünya ısınmaya başladıkça buzullar eridi ve küresel deniz seviyesi yükseldi. Akdeniz suları Çanakkale üzerinden Marmaraya ulaştı. Deniz seviyelerindeki yükselme İstanbul Boğazı çevresindeki eski vadilerin ve alçak alanların da suyla buluşmasına yol açtı. Holosen döneminde Marmara ile Karadeniz arasında yeniden deniz bağlantısı kuruldu ve İstanbul Boğazı giderek bugün bildiğimiz deniz geçidi özelliğini kazandı. Ancak burada önemli bir ayrıntı var. Boğazın ortaya çıkışını yalnızca yükselen deniz suyuyla açıklamak yeterli değil. Eski akarsu vadileri, aşınma, bölgenin jeolojik yapısı ve uzun süreli deniz seviyesi değişimleri birlikte değerlendirilmek zorunda.
İstanbul Boğazının geçmişiyle ilgili en dikkat çekici tartışmalardan biri 1990lı yıllarda ortaya atılan Karadeniz Tufanı hipotezi oldu. Bu hipoteze göre yükselen Akdeniz ve Marmara suları İstanbul Boğazı üzerinden Karadeniz'e hızla girmiş ve Karadeniz kıyılarındaki geniş alanların su altında kalmasına neden olmuş olabilir. Daha sonra bu düşünce eski tufan anlatılarıyla ve özellikle Nuh Tufanı hikayesiyle ilişkilendirildi. Fakat burada bilim ile ilgi çekici bir varsayımı birbirinden ayırmak gerekiyor.
Karadeniz'in yeniden deniz suyuyla bağlantı kurduğu konusunda önemli jeolojik kanıtlar bulunmasına rağmen bunun tek seferde gerçekleşen dev ve yıkıcı bir tufan olup olmadığı tartışmalıdır. Daha sonraki tortul, deniz tabanı ve paleoiklim araştırmaları sürecin ilk ortaya atılan senaryodan daha karmaşık olabileceğini gösterdi. Bu nedenle Nuh Tufanının İstanbul Boğazında gerçekleşen bir olaydan kaynaklandığını söylemek bilimsel olarak kanıtlanmış bir sonuç değildir.
Bugün İstanbul Boğazına baktığımızda yaklaşık 30 kilometre boyunca uzanan ve Karadeniz'i Marmara'ya bağlayan bir su yolu görüyoruz. Fakat bu manzaranın altında eski akarsu sistemlerinin, değişen kıyıların, yükselen ve alçalan denizlerin izleri bulunuyor. İnsanlar henüz İstanbul adında bir şehir kurmadan, imparatorluklar ortaya çıkmadan ve Boğazın iki yakasında milyonlarca insan yaşamadan çok önce bu coğrafya sürekli değişiyordu. Bugün her gün vapurlarla geçtiğimiz yerde bir zamanlar bildiğimiz anlamda İstanbul Boğazı yoktu. İstanbul Boğazı yalnızca iki kıtanın arasından geçen bir su yolu değil. Aynı zamanda Dünya ikliminin ve jeolojik değişimin İstanbul'un ortasında bıraktığı dev bir iz.