İnsan bazen kendi zihninden yorulur. Aynı düşünce tekrar tekrar gelir, geçmişte yaşanan bir olay yeniden canlanır, henüz gerçekleşmemiş bir gelecek defalarca hesaplanır. Böyle anlarda insanın aklından oldukça garip bir istek geçebilir: Keşke bir süre düşüncelerimin dışına çıkabilsem. Peki insan gerçekten kendi zihninden uzaklaşabilir mi? Bilimsel açıdan zihnimizi bir oda gibi terk edip dışarıdan seyretmemiz mümkün değil. Fakat psikoloji çok daha ilginç bir ihtimal gösteriyor. İnsan zihninden ayrılamasa bile zihninde olup bitenlerle arasındaki ilişkiyi değiştirebilir.
Bunun neden önemli olduğunu anlamak için önce düşünce ile gerçeklik arasındaki farkı görmek gerekiyor. Zihin sürekli düşünce üretir. Bir insan beni sevmiyor, başarısız olacağım, kötü bir şey olacak veya hayatımın anlamı yok gibi bir düşüncenin zihinde belirmesi, onun gerçek olduğu anlamına gelmez. Buna rağmen insanlar bazen düşüncelerini dış dünyaya ilişkin kesin bilgiler gibi yaşayabilir. Kaygı yaratan bir ihtimal, gerçekleşmiş bir olay kadar güçlü hissedilebilir. Geçmişte yapılan bir hata yıllar sonra bile o anda yeniden yaşanıyormuş gibi duygusal tepki oluşturabilir. Zihin yalnızca dünyayı yorumlamaz, zaman zaman kendi yorumunu dünyanın kendisiymiş gibi önümüze koyar.
Psikolojide bu durumu anlamaya yardımcı olan kavramlardan biri bilişsel birleşmedir. Özellikle Kabul ve Kararlılık Terapisi olarak bilinen ACT yaklaşımında kişi düşünceleriyle aşırı birleştiğinde, zihnin söylediği şey davranışlarını güçlü biçimde yönlendirebilir. Bunun karşısında kullanılan bilişsel ayrışma yaklaşımında amaç düşünceleri yok etmek değildir. Kişi düşüncesinin bir düşünce olduğunu fark etmeyi öğrenir. Başarısızım demek ile şu anda başarısız olduğuma dair bir düşüncem var diyebilmek arasında küçük görünen ancak psikolojik açıdan önemli bir mesafe vardır. Düşünce ortadan kalkmamıştır ama artık insan ile düşünce tamamen aynı yerde değildir.
Bu noktada ilginç bir çelişki ortaya çıkar. İnsan rahatsız edici bir düşünceden kurtulmak istediğinde onu bastırmaya çalışabilir. Fakat düşünceleri zorla bastırmak her zaman beklenen sonucu vermez. Psikolojide düşünce bastırma üzerine yapılan klasik deneylerde, insanlardan belirli bir şeyi düşünmemeleri istendiğinde o düşüncenin zihinsel olarak yeniden ortaya çıkabildiği gösterildi. Meşhur beyaz ayı deneyleri bunun en bilinen örneklerinden biridir. Kendine beyaz bir ayıyı düşünme dediğin anda, neyi düşünmemen gerektiğini kontrol etmek için bile beyaz ayıyı zihninde tutmak zorunda kalırsın. Zihinle savaşmak bazen savaşmak istediğimiz şeyi daha görünür hale getirebilir.
Mindfulness temelli psikolojik yaklaşımlar burada farklı bir yol önerir. Düşünceyi kovalamak veya bastırmak yerine onu fark etmek üzerinde durulur. Bir düşünce gelir, bir süre zihinde kalır ve ardından başka bir düşünce ortaya çıkar. İnsan bu akışın her parçasına müdahale etmek zorunda değildir. Buradaki amaç zihni boşaltmak da değildir. Araştırmalar mindfulness temelli müdahalelerin bazı kişilerde kaygı, depresif belirtiler ve tekrarlayıcı olumsuz düşünceler üzerinde yararlı etkiler gösterebildiğini ortaya koyuyor. Ancak bunu zihni tamamen susturan mucizevi bir yöntem gibi sunmak doğru olmaz. İnsan düşünmeye devam eder. Değişebilen şey, düşüncelerin insan üzerindeki hakimiyetidir.
Felsefe ise bizi psikolojinin bıraktığı yerden çok daha tuhaf bir soruya götürür. Eğer kendi düşüncelerimi gözlemleyebiliyorsam, onları gözlemleyen kimdir? İlk bakışta zihnin içinde düşüncelerden ayrı küçük bir gözlemci varmış gibi hissedebiliriz. Fakat çağdaş bilişsel bilim böyle bağımsız bir iç gözlemcinin varlığını göstermek zorunda değildir. Beyin kendi durumları hakkında bilgi üretebilir, dikkati kendi zihinsel süreçlerine yöneltebilir ve kendi düşünceleri üzerine yeniden düşünebilir. Buna üstbiliş denir. Yani zihni gözlemlemek için zihnin dışına çıkmamız gerekmez. Zihin kendi faaliyetini yeniden zihnin konusu haline getirebilir.
Tam burada insanın kendilik duygusu da sorgulanmaya başlar. Ben dediğimiz şey düşüncelerimiz midir? Eğer bütün düşüncelerimiz bizsek, istemediğimiz bir düşünce ortaya çıktığında o da biz olmak zorundadır. Fakat düşüncelerimizi gözlemleyebiliyor, bazılarını reddedebiliyor ve bazılarına göre hareket etmemeyi seçebiliyorsak kendilik ile zihinden geçen her içerik arasında basit bir eşitlik kurmak zorlaşır. Felsefenin yüzyıllardır tartıştığı benlik problemi ile modern psikolojinin düşüncelerle mesafe kurma yöntemleri tam bu noktada birbirine yaklaşır.
Yine de burada dikkat edilmesi gereken önemli bir sınır vardır. Düşüncelerden sağlıklı biçimde mesafe almak ile kişinin kendisine veya çevresine yabancılaşması aynı şey değildir. Depersonalizasyon ve derealizasyon gibi durumlarda kişi kendisini dışarıdan izliyormuş, bedeninden kopmuş veya çevresi gerçek değilmiş gibi hissedebilir. Bunlar felsefi aydınlanma ya da zihinsel özgürleşme olarak romantikleştirilmemelidir. Özellikle yoğun, tekrarlayan veya günlük yaşamı bozan deneyimler profesyonel değerlendirme gerektirebilir.
Belki de insanın aradığı şey zihninden kaçmak değildir. Asıl ihtiyaç, zihnin söylediği her şeyi emir kabul etmeden yaşayabilmektir. Çünkü zihnimiz geçmişi hatırlatacak, geleceği tahmin edecek, tehlikeler üretecek, ihtimalleri hesaplayacak ve bazen hiçbir çözümü olmayan soruları önümüze koyacaktır. Bunların hepsini susturmak mümkün olmayabilir.
İnsan kendi zihninin dışına çıkamaz. Fakat zihninin içinde ortaya çıkan her düşüncenin peşinden gitmek zorunda da değildir. Belki gerçek zihinsel mesafe tam olarak budur. Düşüncelerin susması değil, onlar konuşurken hangisini dinleyeceğini seçebilmek.