İnsan neden sahip olduğu bazı şeyleri yalnızca kullanmakla yetinmez de onların başkaları tarafından görülmesini ister neden güzel bir yerde yemek yemek bazen tek başına yeterli olmaz, masanın, manzaranın veya gidilen yerin bilinmesi de deneyimin bir parçasına dönüşür, neden yeni alınan bir otomobil, pahalı bir saat, güzel bir ev, iyi bir kıyafet veya sıra dışı bir tatil başkalarının dikkatini çektiğinde sanki biraz daha değerli hale gelir? Belki de gösteriş meselesini anlamak için önce şu rahatsız edici ama önemli soruyu sormamız gerekir. Bir şeye gerçekten sahip olmak mı bizi mutlu ediyor, yoksa başkalarının ona sahip olduğumuzu bilmesi mi? Gösteriş çoğu zaman yalnızca kibir veya kendini beğenmişlikle açıklanır ancak insan davranışı bundan çok daha karmaşıktır çünkü insanlar binlerce yıldır içinde bulundukları topluluklarda konumlarını, güçlerini başarılarını ve aidiyetlerini çeşitli semboller aracılığıyla göstermiş kıyafetlerden takılara, evlerden törenlere kadar pek çok şey yalnızca işlevi için değil, kişinin kim olduğunu ve toplum içinde nerede durduğunu anlatmak için de kullanılmıştır, dolayısıyla bugün sosyal medyada gördüğümüz statü gösterisinin kökleri telefon ekranlarından çok daha eskiye uzanır.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Kendine özen göstermek ile gösteriş yapmak aynı şey değildir. Güzel giyinmekten hoşlanan evini estetik biçimde düzenleyen, iyi bir otomobil kullanmak isteyen veya kaliteli bir restoranda yemek yemekten keyif alan bir insan bunu mutlaka başkalarını etkilemek için yapmıyor olabilir insanın kendisine değer vermesi, görünüşüne özen göstermesi ve yaşam alanını güzelleştirmesi psikolojik açıdan olumlu duygularla ilişkilendirilebilir, çünkü insan yalnızca zihniyle değil, içinde yaşadığı çevreyle de sürekli etkileşim halindedir. Fakat çizgi çok ince bir yerde değişir. Bunu seviyorum düşüncesi, Bunu görmelerini istiyorum düşüncesine dönüştüğünde gösteriş başlar. Çünkü o andan itibaren nesnenin veya deneyimin verdiği hazza başka insanların bakışı eklenir otomobil artık yalnızca ulaşım aracı değildir, saat yalnızca zamanı göstermez, kıyafet yalnızca güzel görünmek için giyilmez ve gidilen tatil yalnızca yaşanan bir deneyim değildir, bütün bunlar aynı zamanda çevreye gönderilen sessiz mesajlara dönüşebilir: Bakın ben buradayım; bunu yapabiliyorum, buna sahibim, beni böyle görün.
İşte gösterişin insana gerçekten bir şey kazandırıp kazandırmadığı sorusu tam burada ilginçleşir, çünkü başkalarından gelen beğeni hayranlık veya takdir insanda kısa süreli olumlu duygular oluşturabilir sosyal kabul görmek insan için önemlidir ve takdir edilmek çoğumuzun hoşuna gider dolayısıyla gösterişin hiçbir psikolojik karşılığı olmadığını söylemek doğru olmaz. Sorun, bu duygunun kalıcı olmamasıdır. Bugün büyük heyecanla aldığımız bir şey birkaç ay sonra hayatımızın sıradan bir parçasına dönüşebilir başlangıçta sürekli baktığımız otomobil bir süre sonra yalnızca otoparkta duran otomobil olur, ilk günlerde heyecan veren kıyafet dolabın içindeki diğer kıyafetlerden biri haline gelir ve çok istediğimiz bir nesneye sahip olduktan sonra zihnimiz kısa süre içerisinde yeni bir hedef üretmeye başlayabilir. Psikolojide insanların olumlu veya olumsuz değişimlere zaman içinde uyum sağlayabilmesiyle ilişkili hedonik adaptasyon kavramı tam da bu noktada önemlidir insan yeni durumuna alıştıkça başlangıçtaki yoğun heyecan azalabilir ve eğer mutluluk sürekli daha yenisine, daha büyüğüne veya daha dikkat çekicisine bağlanmışsa kişi farkında olmadan bitmeyen bir koşu bandına çıkabilir.
Gösteriş bu döngünün içine girdiğinde çıta sürekli yükselmeye başlayabilir dün seni özel hissettiren şey bugün sıradanlaşır, dün aldığın beğeni bugün yeterli gelmez ve insan bir noktadan sonra sahip olduklarından zevk almak yerine bir sonraki etkiyi yaratacak şeyi aramaya başlayabilir. Sosyal medya ise bu eski insan eğilimine devasa bir sahne verdi. Eskiden gösteriş yapabileceğimiz çevre birkaç düzine veya birkaç yüz insanla sınırlıyken bugün tek bir fotoğraf binlerce kişiye ulaşabiliyor ve insan yalnızca kendi çevresindeki insanlarla değil, dünyanın farklı yerlerindeki insanların özenle seçilmiş hayat görüntüleriyle de kendisini karşılaştırabiliyor fakat burada büyük bir yanılsama vardır, çünkü biz çoğu zaman kendi hayatımızın bütününü, başka insanların hayatlarının özellikle gösterilmeye değer buldukları birkaç saniyeyle karşılaştırırız.
Böylece tuhaf bir yarış başlar.
Kim daha mutlu görünüyor?
Kim daha başarılı görünüyor?
Kim daha çok geziyor?
Kim daha güzel yaşıyor?
Dikkat edilirse bu soruların hiçbirinde kim gerçekten mutlu? sorusu yoktur. Çünkü gösteriş kültürünün merkezinde çoğu zaman olmak ile görünmek arasındaki fark bulunur ve insan görünmeye fazla yatırım yaptığında, bir süre sonra gerçekten nasıl hissettiğini ikinci plana atabilir. Bunun zihinsel açıdan en yorucu taraflarından biri de kişinin kendi değerini dışarıdaki tepkiler üzerinden ölçmeye başlamasıdır. Ben bunu seviyor muyum? sorusunun yerini İnsanlar bunu beğenir mi? Ben burada mutlu muyum? sorusunun yerini Burası etkileyici görünüyor mu? ve Bu bana gerçekten gerekli mi? sorusunun yerini Bunu gördüklerinde benim hakkımda ne düşünürler? almaya başladığında insanın hayatının görünmez yönetim kurulu artık kendi zihninin içinde değil, başkalarının gözlerinde kurulmuş demektir. Ve belki de gösterişin en ağır bedeli tam olarak budur. İnsan zamanla kendi hayatının sahibi olmaktan çıkıp kendi hayatının seyircilerine içerik üreten birine dönüşebilir.
Bu durum yalnızca zihinsel yorgunluk yaratmakla kalmayabilir, maddi davranışları da etkileyebilir kişi sahip olduğu ekonomik imkanların üzerinde yaşamaya, statüsünü korumak için gereksiz harcamalar yapmaya veya başkalarının gözündeki imajını kaybetmemek adına kendisine sürekli yeni yükler bindirmeye başladığında gösteriş artık masum bir zevk olmaktan çıkar ve korunması gereken pahalı bir kimliğe dönüşür. Fakat burada gösterişi bütünüyle kötü ilan etmek de meseleyi gereğinden fazla basitleştirir. İnsan sosyal bir varlıktır ve kendisini başkalarına anlatmak ister giyimimiz, kullandığımız eşyalar, yaşadığımız yer, sevdiğimiz müzik okuduğumuz kitaplar ve hatta tercih ettiğimiz renkler bile kimliğimiz hakkında bir şeyler söyler, dolayısıyla kendimizi görünür kılma isteğinin tamamını psikolojik bir problem olarak değerlendirmek doğru değildir. Asıl mesele gösterdiğimiz şeyin bizi yönetmeye başlayıp başlamadığıdır. Çünkü güzel bir otomobil seni mutlu ediyorsa kullanırsın fakat insanlar görmediğinde otomobilin verdiği mutluluk ciddi biçimde azalıyorsa mesele artık otomobilden daha derindedir.
Güzel giyinmek hoşuna gidiyorsa giyinirsin fakat kimse fark etmediğinde kendini değersiz hissediyorsan mesele kıyafet değildir. Bir yere seyahat etmek sana iyi geliyorsa gidersin fakat paylaşamadığında yaşadığın deneyim eksik görünüyorsa mesele yolculuk değildir Belki de insanın kendisine sorabileceği en güçlü sorulardan biri tam olarak burada ortaya çıkıyor. Dünyada hiç kimse bunu görmeyecek olsaydı, yine de ister miydim? Eğer cevabımız evetse, muhtemelen gerçekten sevdiğimiz bir şeyle karşı karşıyayız. Eğer cevap hayırsa belki de satın aldığımız şey bir nesne değil, başkalarının zihninde oluşturmak istediğimiz görüntüdür. Gösteriş insana kısa süreli dikkat statü hissi, sosyal kabul ve özgüven sağlayabilir fakat bunların tamamı dışarıdan beslenmeye başladığında insanın sürekli yeni bir onaya ihtiyaç duyması riski ortaya çıkar, çünkü başkalarının alkışıyla kurulan bir benlik, alkış kesildiğinde sessizlikle baş başa kalır. Bu nedenle gerçek mesele pahalı şeylere sahip olmak, güzel görünmek veya başarılarımızı göstermek değildir asıl mesele bütün bunlar ortadan kaldırıldığında kendimiz hakkında ne düşündüğümüzdür.
Çünkü insanın sahip olduğu şeyler değişebilir, para gelebilir ve gidebilir, güzellik değişebilir, sosyal statü kaybolabilir, takipçi sayıları yükselebilir veya düşebilir ve bugün insanların hayran olduğu bir hayat yarın kimsenin ilgisini çekmeyebilir. Fakat insan kendi değerini yalnızca bunların üzerine kurmadığında çok daha sağlam bir yerde durabilir. Belki de gösterişin bize ne kattığını anlamanın yolu, sahip olduklarımızı saymak değil kimse bakmadığında geriye ne kaldığına bakmaktır. Çünkü insanın gerçek zenginliği bazen sergiledikleriyle değil, sergilemeye ihtiyaç duymadığı şeylerle anlaşılır. Ve sonunda geriye tek bir soru kalır. Kimse görmeyecek, kimse bilmeyecek kimse beğenmeyecek ve kimse seni bunun için alkışlamayacak olsaydı… yine de aynı hayatı seçer miydin?