Mersin’in Silifke ilçesi yakınlarında, Narlıkuyu’nun hemen üzerinde yükselen kayalık coğrafyanın ortasında bulunan Cennet ve Cehennem Obrukları, ilk bakışta milyonlarca yıllık jeolojik süreçlerin meydana getirdiği iki büyük karstik çöküntü olarak görülse de, bu devasa yarıkların çevresinde binlerce yıldır anlatılan mitolojik hikayeler, antik kutsal alanlar, yeraltı dünyası inanışları ve günümüzde ortaya atılan enerji ile frekans yorumları bir araya geldiğinde, bölge yalnızca doğa tarihi açısından değil, insanlığın görünmeyene duyduğu merak açısından da son derece ilginç bir yere dönüşür. Bilimsel açıdan bakıldığında burada açıklanamayacak bir sır bulunması gerekmez bölgenin kireçtaşından oluşan yapısı, yeraltı sularının kayaları uzun zaman boyunca çözmesiyle büyük boşlukların meydana gelmesine, bu boşlukların tavanlarının çökmesiyle de bugün gördüğümüz obrukların oluşmasına yol açmıştır. Cennet Obruğu içine inilmesine izin veren geniş yapısı, yoğun bitki örtüsü ve aşağıya doğru uzanan mağarasıyla daha yaşanabilir ve erişilebilir bir görüntü sunarken, Cehennem Obruğu çok daha dik duvarları ve karanlık derinliğiyle insanın aşağı baktığında bile farklı bir psikolojik etki hissetmesine neden olur.
Fakat bölgenin hikayesi jeolojinin bittiği yerde bitmez. Antik çağ insanlarının böylesine büyük mağaraları ve yeryüzünün içine doğru açılan karanlık boşlukları yalnızca doğal oluşumlar olarak değerlendirmediğini biliyoruz mağaralar birçok kültürde yeraltı dünyası, ölüm yeniden doğuş tanrılar ve görünmeyen alem ile ilişkilendirildiği için, Kilikya’nın bu sıra dışı coğrafyasının da zaman içerisinde kutsal ve mitolojik anlamlarla çevrelenmiş olması şaşırtıcı değildir. Bölge özellikle Zeus ile Typhon arasındaki mücadeleyle ilişkilendirilir. Yunan mitolojisinin en korkutucu varlıklarından biri olan Typhon, tanrıların düzenine meydan okuyan olağanüstü güçte bir yaratık olarak anlatılır ve bazı antik geleneklerde Kilikya’daki Korykion mağaraları onun hikayesinin geçtiği coğrafyalardan biri haline gelir. Zeus ile Typhon arasındaki savaşın yeraltı, mağaralar ve Kilikya coğrafyasıyla ilişkilendirilmesi, bugün Cennet ve Cehennem olarak adlandırılan bu bölgenin neden yüzyıllar boyunca sıradan bir doğa oluşumundan daha fazlası olarak algılandığını anlamamıza yardımcı olur.
Üstelik Cennet Obruğu’na doğru indiğinizde karşınıza yalnızca doğa çıkmaz burada bulunan Meryem Ana Kilisesi, bölgenin kutsallık algısının farklı dönemlerde farklı inanç sistemleri tarafından yeniden yorumlandığını düşündüren önemli yapılardan biridir. Böylece aynı coğrafyada pagan dünyanın Zeus ve Typhon anlatılarından Hristiyanlık döneminin kutsal mekan anlayışına kadar uzanan şaşırtıcı bir devamlılık görülür. Tam da bu noktada günümüzde bazı ezoterik araştırmacıların ve komplo teorisyenlerinin ortaya attığı çok daha tartışmalı düşünceler başlar. Bu çevrelerde dile getirilen görüşlerden biri, antik insanların kutsal alanlarını rastgele seçmedikleri, yeraltı su sistemleri, mağaralar, fay hatları, manyetik farklılıklar veya belirli akustik özellikler gösteren bölgeleri özellikle tercih ettikleri düşüncesidir. Bu görüşü daha ileri götüren bazı yorumcular ise Cennet ve Cehennem Obrukları gibi devasa doğal boşlukların çevresinde insanların algılayabildiği veya henüz ölçemediği farklı enerji alanları bulunabileceğini ileri sürer.
Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Cennet ve Cehennem Obrukları’nın insan bilincini etkileyen özel bir enerji yaydığına veya kendilerine özgü mistik bir frekansa sahip olduğuna ilişkin kabul edilmiş bilimsel bir kanıt bulunmamaktadır. Bununla birlikte frekans kavramının kendisi tamamen hayal ürünü değildir mağaralar ve büyük kaya boşlukları gerçekten kendilerine özgü akustik davranışlar gösterebilir, ses dalgaları yüzeylerden yansıyabilir, belirli frekanslar güçlenebilir veya zayıflayabilir, yeraltından akan su ve hava hareketleri düşük frekanslı titreşimler oluşturabilir. İnsan kulağının algı sınırına yakın veya altındaki bazı düşük frekansların insanlarda huzursuzluk, ürperti ya da belirsiz bir varlık hissi oluşturabileceğine ilişkin bilimsel çalışmalar da vardır, fakat bundan hareketle Cennet ve Cehennem Obrukları’nda doğaüstü bir frekans bulunduğu sonucuna ulaşmak mümkün değildir.
Yine de mesele burada oldukça ilginçleşir. Çünkü binlerce yıl önce yaşayan insanlar modern jeoloji, akustik veya elektromanyetizma bilgisine sahip değildi, fakat çevrelerini son derece dikkatli biçimde gözlemliyorlardı mağaranın içindeki yankıyı, sıcaklığın aniden değişmesini, yeraltından gelen su seslerini, karanlığın yarattığı yön duygusu kaybını ve dev kaya duvarlarının insan sesini alışılmadık biçimde geri göndermesini deneyimliyorlardı. Bugün fiziksel süreçlerle açıklayabildiğimiz bazı etkilerin antik insan tarafından tanrıların sesi, yeraltının nefesi veya kutsal mekanın gücü şeklinde yorumlanmış olması mümkündür.
Komplo teorilerinin daha uç noktasında ise çok daha sıra dışı iddialarla karşılaşılır. Bazı alternatif tarih anlatılarında Cennet ve Cehennem gibi büyük doğal çöküntülerin aslında kadim toplumlar tarafından enerji noktaları, yeraltı dünyasına açılan geçitler veya dünyanın görünmeyen enerji ağlarının düğüm noktaları olarak bilindiği öne sürülür. Hatta dünyanın farklı bölgelerindeki piramitler mağaralar, tapınaklar ve megalitik yapılar arasında görünmez enerji hatları bulunduğunu savunan ley hatları düşüncesiyle bu tür alanları ilişkilendiren yorumlara rastlamak mümkündür.
Fakat ley hatlarının dünyayı kaplayan ölçülebilir bir enerji ağı olduğuna ilişkin bilimsel kabul bulunmadığı gibi, Cennet ve Cehennem Obrukları’nın böyle bir sistemin parçası olduğunu gösteren arkeolojik veya fiziksel bir kanıt da yoktur. Yine de insanların burada farklı bir enerji hissettiğini söylemesi bütünüyle anlamsız kabul edilmemelidir çünkü bir mekanın insanda yarattığı etki yalnızca elektromanyetik ölçümlerle açıklanmak zorunda değildir. Derinlik, yankı, nem, ışığın azalması, sıcaklık değişimi, yoğun bitki örtüsü devasa kaya duvarları ve insanın yüz binlerce yıllık evrimsel geçmişinden taşıdığı karanlık mağaralara yönelik doğal tedirginlik birleştiğinde, beden gerçekten farklı tepkiler verebilir.
Belki de insanların enerji olarak tanımladığı şeylerin bir bölümü tam olarak budur. Cennet Obruğu’nda aşağı indikçe çevrenin yeşermesi ışığın biçim değiştirmesi ve mağaranın insanı yavaş yavaş içine alması ile hemen yakınındaki Cehennem Obruğu’nun erişilemez, dik ve karanlık yapısı arasında güçlü bir karşıtlık vardır bir tarafta aşağıya inebildiğiniz, bitkilerin yaşamaya devam ettiği bir dünya, diğer tarafta yalnızca kenarında durup derinliğine bakabildiğiniz karanlık bir boşluk bulunması, insanların neden bu iki oluşumu zamanla Cennet ve Cehennem kavramlarıyla düşünmeye başladığını psikolojik açıdan da anlaşılır hale getirir.
Daha da düşündürücü olan ise insanlığın dünyanın farklı bölgelerinde mağaraları tekrar tekrar kutsal kabul etmiş olmasıdır Anadolu’dan Yunanistan’a, Orta Amerika’dan Hindistan’a kadar birçok eski kültürde mağara yalnızca kayanın içerisindeki boşluk değildir bazen rahimdir, bazen mezardır, bazen tanrıların evidir, bazen ölülerin dünyasına açılan kapıdır. Çünkü insan mağaraya girdiğinde gündelik dünyanın üç temel unsurundan uzaklaşır güneşten, gökyüzünden ve ufuktan. Dış dünyanın kaybolduğu yerde insan zihni başka bir gerçeklik algısı üretmeye başlar.
Cennet ve Cehennem Obrukları’nın asıl gizemi belki de tam burada yatmaktadır. Burada gerçekten bilinmeyen bir enerji alanı mı vardır yoksa devasa yeraltı boşluklarının akustiği, jeolojisi ve insan psikolojisi birleşerek binlerce yıldır aynı kutsal alan hissini mi üretmektedir. Antik insanlar bizim henüz bilmediğimiz bazı doğal özellikleri gerçekten keşfetmiş olabilirler mi, yoksa bugün enerji noktası dediğimiz şey, onların mitoloji aracılığıyla anlamlandırdığı güçlü doğa olaylarının modern bir yorumundan mı ibarettir?
Bu soruların kesin cevapları elimizde yok. Fakat kesin olarak bildiğimiz bir şey var. Cennet ve Cehennem Obrukları yalnızca toprağın çöktüğü iki büyük çukur değildir. Jeoloji burada mağaraları yaratmış, insan zihni onlara anlam vermiş, mitoloji Typhon’u karanlığın içine yerleştirmiş, farklı inançlar aynı coğrafyada iz bırakmış ve modern insan binlerce yıl sonra aynı uçurumların kenarında durarak hala aynı soruyu sormaya devam etmiştir: Bu derinliklerin içinde yalnızca taş, su ve karanlık mı var, yoksa insanlığın binlerce yıldır hissettiği fakat her çağda başka bir isim verdiği bir şey daha mı?