Moğolistan’dan Orta Asya bozkırlarına kadar uzanan geniş bir coğrafyada, eski Türklerden kalan mezar ve anıt alanlarının çevresinde toprağa dikilmiş taşlarla karşılaşılır. Bunların bir bölümü balbal olarak adlandırılır. İlk bakışta sıradan bir taş dizisi gibi görünseler de Orhun Yazıtları, Çin kaynakları, arkeolojik kazılar ve eski seyyahların aktardıkları bir araya getirildiğinde balbalların ölüm, savaş, güç ve öte dünya düşüncesiyle bağlantılı olduğu görülür. Özellikle Göktürk döneminde karşımıza çıkan bu gelenek, eski Türklerin ölümden sonra yaşamın devam ettiğine ilişkin düşüncelerini anlamak açısından önemli izler taşır.
Balbal denildiğinde yapılan en yaygın hatalardan biri, bozkırlardaki bütün insan biçimli taş heykelleri balbal olarak adlandırmaktır. Oysa arkeolojik açıdan bunlar aynı şey değildir. İnsan yüzü, kıyafetleri, kemeri, silahı veya elindeki kabıyla ayrıntılı biçimde işlenmiş taş heykeller çoğunlukla ölen kişiyi ya da anılan önemli bir insanı temsil eder. Balballar ise genellikle daha sade, kimi zaman neredeyse hiç işlenmemiş taşlardır ve anıt alanından dışarı doğru sıralar halinde uzanabilir. Bu ayrım önemlidir çünkü her taş heykeli öldürülmüş bir düşmanın tasviri olarak görmek yanlış sonuçlara yol açabilir.
Balbalların öldürülen düşmanlarla bağlantısı ise yalnızca sonradan ortaya çıkmış bir efsaneye dayanmıyor. Orhun Yazıtlarında bunun açık izleri bulunuyor. Kül Tigin Yazıtı’nda Kırgız Kağanı’nın öldürülmesinden sonra onun balbal olarak dikildiğini anlatan ifade, bu yorumun en önemli dayanaklarından biri. Çin kaynaklarında da eski Türklerin cenaze gelenekleri anlatılırken ölen kişinin hayattayken öldürdüğü insanların sayısıyla bağlantılı taşlardan söz edilir. Bu nedenle balbalların öldürülen düşmanları temsil ettiği görüşü tarihsel kaynaklarla güçlü biçimde destekleniyor. Ancak her balbalın mutlaka bir düşmana karşılık geldiği ve bütün taş dizilerinin doğrudan öldürülen kişi sayısını gösterdiği konusunda araştırmacılar arasında tam bir görüş birliği bulunmuyor. Balbalların anlamı dönemlere ve topluluklara göre değişmiş olabilir.
Bu taşların ardında yalnızca savaşta kazanılan zaferi gösterme düşüncesi de olmayabilir. Eski Türklerin ölümden sonraki hayata ilişkin inançları nedeniyle, öldürülen düşmanların öte dünyada galip gelen savaşçıya hizmet edeceğine inanılmış olabileceği uzun zamandır tartışılıyor. 10. yüzyılda Volga Bulgarlarına yaptığı yolculuk sırasında çeşitli Türk topluluklarını gözlemleyen İbn Fadlan’ın aktardıkları da bu düşünce açısından dikkat çekicidir. Onun anlatısında öldürülen insanların öte dünyada hizmet edeceğine ilişkin inançlardan söz edilir. Fakat bu anlatıyı bütün Göktürk balballarını açıklayan doğrudan bir kanıt olarak görmek doğru olmaz. Farklı zamanlarda ve farklı Türk topluluklarında ölüm gelenekleri değişiklik gösterebiliyordu.
Balbalların ne kadar etkileyici boyutlara ulaşabildiğini gösteren en önemli yerlerden biri Moğolistan’daki Kül Tigin anıt alanıdır. Burada yapılan arkeolojik araştırmalarda anıtın doğusundan başlayarak bozkıra doğru kilometrelerce devam eden balbal dizisi tespit edildi. 1958’de alanda çalışan Çekoslovak arkeolog Lumír Jisl, üç kilometreden fazla uzanan hat boyunca o tarihte görülebilen 169 taşı kaydetti. Taşların zaman içinde kaybolmuş veya yer değiştirmiş olması nedeniyle dizinin başlangıçta çok daha fazla balbaldan oluştuğu düşünülüyor. UNESCO belgelerinde de Kül Tigin anıtındaki balbal hattının yaklaşık üç kilometre boyunca uzandığı belirtiliyor.
Balbalların çoğunlukla anıt alanlarının doğu tarafında bulunması da dikkat çekicidir. Göktürk mezar ve anıt düzenlemelerinde doğu yönünün özel bir yeri olduğu arkeolojik bulgulardan anlaşılmaktadır. Heykellerin yönü, taş dizileri, tören alanları ve anıtların yerleşimi rastgele oluşturulmamıştır. Bu alanlar yalnızca bir kişinin gömüldüğü yer değil, yaşayanların ölen kişiyi hatırladığı ve belirli törenleri gerçekleştirdiği düzenlenmiş mekanlardı. Bu nedenle kilometrelerce uzanan balbal sıralarını yalnızca savaşçının kaç kişiyi öldürdüğünü gösteren basit bir hesap cetveli olarak görmek, bu anıtların çok daha karmaşık anlam dünyasını gözden kaçırabilir.
Zaman içinde balbalların çevresinde daha etkileyici hikayeler oluştu. Büyük bir savaşçının mezarının önünde ne kadar fazla balbal varsa o kadar fazla düşman öldürdüğü anlatıldı. Bu düşüncenin tarihsel kaynaklarda bir karşılığı var ancak arkeolojinin bize söylediği şey biraz daha temkinli. Bazı balbalların gerçekten öldürülen düşmanları temsil etmiş olması kuvvetle muhtemel olsa da bugün bozkırda görülen her taşı tek tek bir insan ölümüyle eşleştirmek mümkün değil. Üstelik yüzyıllar boyunca taşların bir kısmı devrildi, taşındı, başka amaçlarla kullanıldı veya tamamen kayboldu. Elimizde kalan manzara, 1300 yıl önce oluşturulan düzenin yalnızca bir bölümü olabilir.
İslamiyetin Orta Asya’da yayılmasıyla birlikte eski Türklerin insan biçimli taş heykel ve balbal gelenekleri zaman içerisinde değişti ve büyük ölçüde ortadan kalktı. Fakat bozkırda kalan taşlar kaybolmadı. Bugün Moğolistan ve Orta Asya’daki eski Türk anıt alanlarında hala karşımıza çıkan bu sessiz sıralar, bir zamanlar ölümün yalnızca hayatın bitişi olarak görülmediği bir dünyanın kalıntılarıdır. Balbalların tamamının kimi temsil ettiğini belki hiçbir zaman kesin olarak bilemeyeceğiz. Fakat Orhun Yazıtlarından arkeolojik kazılara kadar uzanan kanıtlar, bu taşların savaş, ölüm ve hatırlama arasında güçlü bir bağ taşıdığını gösteriyor. Bozkırda üzerlerinde tek kelime yazmadan duran bu taşların en etkileyici yanı da belki budur. İnsanlar öldü, devletler yıkıldı, hikayelerin bir kısmı unutuldu ama taşlar hala aynı yerde duruyor.