Akşemseddin; İstanbul’u Fetheden Padişahın Ardındaki Sessiz Güç [ 11 Eylül 2026 ]


Akşemseddin; İstanbul’u Fetheden Padişahın Ardındaki Sessiz Güç

Tarih bazen büyük hükümdarları, savaşları ve fetihleri yazar fakat o hükümdarların zihnine dokunan, korkularını yatıştıran ve onlara başka bir pencereden bakmayı öğreten insanların hikayesi daha sessiz kalır. Akşemseddin, işte bu sessiz fakat derin iz bırakan isimlerden biridir. Asıl adı Şemseddin Muhammed bin Hamza olan Akşemseddin, 14. yüzyılın sonlarında dünyaya geldi. Küçük yaşlardan itibaren ilimle ilgilendi dini ilimler yanında tıp alanındaki çalışmalarıyla da tanındı. Fakat onun aradığı yalnızca kitaplardan öğrenilebilecek bilgi değildi. İnsanın bildikleriyle nasıl değişeceğini, nefsini nasıl terbiye edeceğini ve hakikate nasıl yaklaşacağını sorgulayan başka bir yolun peşindeydi.

Bu arayış onu Anadolu tasavvufunun en önemli isimlerinden Hacı Bayram-ı Veli'ye götürdü. Akşemseddin'in hayatındaki büyük dönüşümlerden biri burada başladı. Hacı Bayram-ı Veli'nin yanında aldığı tasavvuf terbiyesi, ona bilginin tek başına yeterli olmadığını gösteriyordu. Çünkü tasavvufta insanın çok şey bilmesinden önce, bildiklerinin onu nasıl bir insana dönüştürdüğü önemlidir. Nefsini kontrol edemeyen, kibriyle hesaplaşamayan ve makam arzusundan kurtulamayan insanın sahip olduğu bilgi, onu hakikate ulaştırmak yerine yeni bir gururun içine de sürükleyebilirdi. Akşemseddin'in dünyasında bu nedenle iki ayrı fetih vardı. Dışarıdaki dünyanın fethi ve insanın kendi iç dünyasının fethi.

Yıllar sonra yolu Osmanlı tahtının genç hükümdarı Fatih Sultan Mehmed ile kesiştiğinde bu düşüncenin tarih üzerindeki etkisi daha görünür hale gelecekti. Fatih'in İstanbul'u alma düşüncesi yalnızca askeri bir hedef değildi. Yüzyıllardır farklı orduların önünde durmayı başaran Konstantinopolis surları, genç hükümdarın iradesinin de büyük sınavıydı. 1453 kuşatması uzadıkça askeri hesapların yanında sabır, kararlılık ve moral de giderek önem kazanıyordu. Akşemseddin tam da bu noktada Fatih'in çevresindeki en önemli manevi isimlerden biri haline geldi. Ona yalnızca zaferden söz etmiyor sabırdan, iradeden ve insanın korkusuna teslim olmamasından da söz ediyordu. Çünkü tasavvuf anlayışında insanın karşısındaki en büyük engel bazen taş duvarlar değil, kendi içinde büyüttüğü şüphedir. 29 Mayıs 1453'te İstanbul fethedildi.

Fatih Sultan Mehmed henüz 21 yaşındaydı. Tarihin yönünü değiştiren bu büyük olayın ardından Akşemseddin de fethin manevi şahsiyetlerinden biri olarak büyük saygı gördü. Geleneksel anlatılarda, İstanbul'da sahabe Ebû Eyyûb el-Ensarî'nin kabrinin yerinin Akşemseddin tarafından keşfedildiği de aktarılır. Bu anlatı zaman içerisinde onun İstanbul'un manevi hafızasındaki yerini daha da güçlendirdi. Fakat Akşemseddin'in hayatındaki belki de en çarpıcı bölüm fetih sırasında değil, fetihten sonra başladı. Önünde artık büyük bir şöhret vardı. İstanbul'un fatihinin hocası olarak sarayın çevresinde yaşayabilir, devletin merkezindeki nüfuzunu sürdürebilirdi. Fakat o başka bir yolu seçti. İstanbul'dan ayrılarak Göynük'e çekildi ve hayatının geri kalan bölümünü daha sakin bir ortamda sürdürdü. İşte Akşemseddin'in tasavvuf anlayışını belki de en iyi anlatan nokta burasıdır.

Çünkü tasavvufta insan yalnızca sahip olmadığı şeylerle değil, sahip olduğu şeylerle de sınanır. Yokluk kadar şöhret, makam, güç ve insanların gösterdiği saygı da bir sınavdır. İnsan bazen dünyaya ulaşmak için yıllarca mücadele eder fakat ulaştıktan sonra dünyanın kendisini ele geçirdiğini fark edebilir. Akşemseddin'in geri çekilişi bu nedenle yalnızca bir yer değişikliği olarak okunmamalıdır. Onun hayatı, insanın dünyaya sahip olmasıyla dünyanın insana sahip olması arasındaki ince çizgiyi hatırlatan güçlü bir tasavvuf hikayesine dönüşür. O hem medrese ilmini bilen bir alim, hem insan bedenini inceleyen bir hekim, hem Hacı Bayram-ı Veli'nin yolunda yetişen bir mutasavvıf, hem de tarihin en büyük dönüm noktalarından birine tanıklık eden bir mürşitti.

Fakat bütün bu unvanların arkasında daha sade bir düşünce vardı. İnsan önce kendisini yönetebilmeliydi. Çünkü bir şehri fethetmek insana hükümdarlık kazandırabilir fakat öfkesine, korkusuna, kibrine ve ihtirasına hükmedemeyen insan kendi iç dünyasında hala kuşatma altında olabilir. Belki de Akşemseddin'in yüzyıllar sonra bile hatırlanmasının nedeni tam olarak budur. O, İstanbul'un surlarının yıkıldığı bir çağda insanlara görünmeyen başka surların da var olduğunu hatırlattı. Fatih bir şehrin kapılarını açtı. Akşemseddin ise insanın asıl açması gereken kapının kendi içinde olduğunu gösterdi. Çünkü tasavvufta en büyük fetih, haritalarda görünmez. İnsanın kendi nefsine karşı kazandığı zaferdir.