Adalet çoğu zaman haksızlığa uğrayanların talebiymiş gibi anlatılır. Mahkeme kapısında bekleyen, hakkı yenilen, malını kaybeden, suçlanan ya da bir suçun mağduru olan insan adalet ister. Bu görüntü yüzünden adaletin yalnızca mağdura lazım olduğu yanılgısına düşeriz. Oysa hukuk düzeninin asıl değeri, bugün haklı olduğumuza inandığımız için değil, yarın hangi konumda bulunacağımızı bilmediğimiz için ortaya çıkar. Bugün karar veren yarın hakkında karar verilen olabilir. Bugün güçlü olan yarın gücünü kaybedebilir. Bugün çoğunluğun içinde bulunan yarın azınlıkta kalabilir. Bu nedenle adalet, yalnızca haksızlığa uğrayanın sığınacağı bir kapı değildir. Gücün el değiştirebildiği bir toplumda herkesin ihtiyaç duyduğu ortak güvencedir. Hukukun üstünlüğünün temel fikri de burada başlar. İnsanları koruyan şey yöneticilerin, hakimlerin, savcıların veya toplum çoğunluğunun daima doğru davranacağı inancı değil, yanlış davranabileceklerini kabul eden ve bu ihtimale karşı sınırlar koyan bir sistemdir.
Hukukun belki de en rahatsız edici tarafı, yalnızca sevdiğimiz veya haklı bulduğumuz insanları korumamasıdır. Bir hukuk düzeninin gerçek sınavı, toplumun sempati duyduğu kişilerin haklarını korurken verilmez. Asıl sınav, toplumun öfkelendiği, suçlu olduğuna peşinen inandığı, siyasi olarak karşısında durduğu veya ahlaken hoşlanmadığı kişinin hakları söz konusu olduğunda başlar. Masumiyet karinesi tam olarak bunun için vardır. Savunma hakkı bunun için vardır. Kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesi bunun için vardır. Hakimin tarafsızlığı, delillerin hukuka uygun elde edilmesi ve kararların gerekçelendirilmesi de aynı düşüncenin parçalarıdır. Çünkü hukuk, insanlara yalnızca iyi oldukları sürece hak tanıyorsa ortada gerçek anlamda bir hak yoktur. Hak, sahibinin kim olduğuna bakılmaksızın korunabildiği ölçüde haktır. Bu nedenle bir sanığın adil yargılanmasını istemek onun suçsuz olduğunu ileri sürmek değildir. Suçlu olduğuna karar verme yetkisinin öfkeli kalabalığa değil, hukuk kurallarına göre hareket eden bağımsız ve tarafsız mahkemeye ait olduğunu savunmaktır.
Adaletin en büyük düşmanlarından biri ise hukukun açıkça ortadan kaldırılması değil, hukukun kişiye göre uygulanmaya başlanmasıdır. Çünkü kanunların var olması tek başına bir ülkeyi hukuk devleti yapmaz. Tarihte baskıcı yönetimlerin de kanunları, mahkemeleri ve ceza kurumları vardı. Hukuk devletini farklılaştıran şey, devletin de hukukla bağlı olmasıdır. Anayasa'nın 10. maddesinde ifadesini bulan kanun önünde eşitlik düşüncesi bu nedenle yalnızca güzel bir temenni değildir. Aynı durumda bulunan kişilere, kimliklerine, servetlerine, siyasi güçlerine veya toplumsal konumlarına göre farklı hukuk uygulanmaması gerekir. Bir suç sıradan vatandaş işlediğinde başka, nüfuzlu biri işlediğinde başka sonuç doğuruyorsa sorun yalnızca tek bir davadaki adaletsizlik değildir. Daha ağır bir şey gerçekleşir. Toplum, hukukun herkese aynı mesafede olmadığına inanmaya başlar. Hukukun kaybettiği en tehlikeli şey de tam olarak budur; güven.
Üstelik adalet yalnızca mahkeme salonlarında aranmaz. Bir işçinin ücretini alabilmesi, bir kiracının veya ev sahibinin hakkını arayabilmesi, bir kadının şiddetten korunabilmesi, bir şirketin idarenin keyfi işlemine karşı mahkemeye gidebilmesi, bir vatandaşın kamulaştırılan mülkü için hakkını savunabilmesi, bir sanığın kendisini özgürce savunabilmesi ve suç mağdurunun etkili bir soruşturma bekleyebilmesi aynı hukuk fikrinin farklı görünümleridir. Bu nedenle adalet, ceza hukukundan ibaret değildir. Medeni hukukta, ticaret hukukunda, iş hukukunda ve idare hukukunda da gündelik hayatın görünmeyen altyapısını oluşturur. İnsanlar çoğu zaman hukukla işleri düşene kadar hukukun değerini fark etmez. Oysa sözleşmelerin uygulanacağına, mülkiyetin keyfi biçimde alınmayacağına ve kamu makamlarının işlemlerinin yargısal denetime açık olduğuna duyulan güven, ekonomik ve toplumsal hayatın devam edebilmesinin temel koşullarındandır.
Burada daha zor bir soruyla karşılaşırız: Kanuna uygun olan her şey adil midir? Cevap her zaman evet değildir. Hukuk ile adalet aynı kavram değildir. Kanun, belirli bir zamanda yetkili makam tarafından oluşturulmuş pozitif hukuk kuralıdır. Adalet ise o kuralın meşruiyetini, eşitliğini ve hakkaniyetini de sorgulamamıza yol açan daha geniş bir düşüncedir. Tarih boyunca bugün ağır biçimde adaletsiz kabul ettiğimiz birçok uygulama kendi döneminde hukuki düzenlemelere dayanmıştır. Bu gerçek bize önemli bir uyarıda bulunur: Hukuka bağlılık, kanun metnine körü körüne itaat anlamına gelemez. Modern hukuk devleti anlayışında kanun koyucunun kendisi de anayasa, temel haklar ve uluslararası insan hakları standartlarıyla sınırlanır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 2. maddesindeki hukuk devleti ilkesi ile 36. maddesindeki hak arama hürriyeti ve adil yargılanma hakkı bu çerçevede değerlendirilmelidir. Hukukun görevi yalnızca devletin vatandaşa ne yapabileceğini göstermek değil, aynı zamanda devletin vatandaşa ne yapamayacağını da belirlemektir.
Adaletin gecikmesi meselesi de burada önem kazanır. Bir insan yıllarca hakkındaki suçlamanın sonucunu bekliyorsa, bir mağdur yıllarca kesin bir hükme ulaşamıyorsa veya bir kişi hakkını ancak ekonomik ve psikolojik olarak tükendikten sonra elde edebiliyorsa sonunda verilen doğru karar her zaman yaşanan zararı bütünüyle gideremez. Bu nedenle makul sürede yargılanma, adil yargılanma hakkının tali bir ayrıntısı değildir. Aynı şekilde mahkeme kararlarının yalnızca verilmesi değil, etkili biçimde uygulanması gerekir. Kağıt üzerinde kazanılmış fakat hayatta karşılığı bulunmayan bir hak, vatandaş açısından giderek teorik bir hakka dönüşür. Hukuk devletinin başarısı bu yüzden yalnızca kaç kanunun bulunduğuyla veya kaç mahkemenin çalıştığıyla ölçülemez. İnsanların haklarını gerçekten kullanıp kullanamadığına, yargıya erişip erişemediğine ve verilen kararların sonuç doğurup doğurmadığına da bakmak gerekir.
Yargı bağımsızlığı da bu sistemin süsü değil, taşıyıcı kolonlarından biridir. Hakim önündeki kişinin kim olduğuna veya kararının kimi memnun edeceğine göre hareket etmek zorunda kalıyorsa kanunların ne kadar kusursuz yazıldığı ikinci planda kalır. Çünkü hukuk metni kendiliğinden adalet üretmez. Onu yorumlayan, uygulayan ve gerektiğinde siyasi ya da toplumsal baskıya rağmen hukuka uygun karar verebilen kurumlara ihtiyaç vardır. Anayasa'nın 138. maddesinde hakimlerin görevlerinde bağımsız olduklarının ve Anayasa'ya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm vereceklerinin belirtilmesinin nedeni budur. Yargı bağımsızlığı hakimlere tanınmış kişisel bir ayrıcalık değildir. Davası görülen vatandaşın güvencesidir. Bağımsız hakimden en fazla yararlanacak kişi hakim değil, karşısında kendisinden daha güçlü bir taraf bulunan insandır.
Fakat adaletin bir başka düşmanı da toplumsal öfkedir. Özellikle ağır suçların ardından henüz yargılama tamamlanmadan kesin hükümler verilebiliyor. Sosyal medya çağında birkaç görüntü, kısa bir video veya tek taraflı anlatım bazen milyonlarca insanın zihninde hükmü mahkemeden önce kurabiliyor. Oysa ceza yargılamasının yavaş ve usule bağlı görünmesinin bir nedeni vardır. Delilin kaynağı araştırılır, tanıkların güvenilirliği sorgulanır, savunma dinlenir, hukuka aykırı deliller değerlendirme dışı bırakılabilir ve hüküm gerekçelendirilir. Bunlar suçluyu korumak için icat edilmiş gereksiz engeller değildir. Yanlış insanın cezalandırılmasını önlemek ve devletin cezalandırma gücünü denetlemek için oluşturulmuş güvencelerdir. Çünkü devletin sahip olduğu en ağır yetkilerden biri insanı özgürlüğünden mahrum bırakabilmesidir. Böylesine büyük bir güç, doğal olarak güçlü usul güvenceleriyle sınırlandırılmalıdır.
Adaletin kime lazım olduğu sorusunun belki de en çarpıcı cevabı burada ortaya çıkar: Adalet, yalnızca güçsüze değil güçlüye de lazımdır. Çünkü hiçbir güç sonsuza kadar sürmez. Servet kaybedilebilir, makam değişebilir, siyasi çoğunluk azınlığa dönüşebilir, toplumun sempati duyduğu kişi bir gün toplumun hedefi olabilir. Eğer güçlü olduğu dönemde hukuku kendisi için gereksiz gören insan, kurumları zayıflatır ve kuralların kişilere göre esnetilmesini normalleştirirse gücünü kaybettiğinde sığınabileceği tarafsız bir hukuk düzeni bulamayabilir. Bu nedenle hukuk, bugünkü rakibimizi sınırlayan bir silah değil, yarın bizi de koruyacak ortak bir sözleşmedir. Bir hukuk kuralının değerini değerlendirirken sorulması gereken en dürüst sorulardan biri şudur; Aynı kural yarın bana veya sevdiğim birine uygulandığında da onu adil bulacak mıyım?
Sonuçta adalet herkese lazımdır, fakat en çok da adalete hiçbir zaman ihtiyaç duymayacağını düşünenlere lazımdır. Çünkü hukuk düzeni kusursuz insanlar varsayımı üzerine değil, insanların ve kurumların hata yapabileceği, güçlerini kötüye kullanabileceği ve çıkarlarının değişebileceği gerçeği üzerine kurulmalıdır. Adaletin değeri, yalnızca doğru insanı ödüllendirmesinde veya suçlu insanı cezalandırmasında değildir. Kimin haklı, kimin haksız olduğuna karar verirken kullanılan yöntemin de adil olmasını sağlamasındadır. Bu nedenle gerçek hukuk devleti, bizim tarafımız kazandığında alkışladığımız, karşı taraf kazandığında reddettiğimiz bir sistem olamaz. Adaletin anlamı tam tersine, sonucu hoşumuza gitmediğinde bile herkes için aynı kuralların uygulanmasını isteyebilmektir. Çünkü hukuk bir gün kapımızı çaldığında bize hangi görüşten olduğumuzu, ne kadar güçlü olduğumuzu veya dün kimi desteklediğimizi sormamalıdır. Sorması gereken tek şey vardır; hak kimdedir?