Soğuk Savaş’ın en gergin yıllarında ABD’nin karşı karşıya olduğu büyük sorunlardan biri, Sovyetler Birliği’nin nükleer saldırısından sonra bile okyanusların derinliklerinde saklanan Amerikan denizaltılarıyla nasıl iletişim kurulacağıydı. Çünkü nükleer denizaltıların en büyük avantajı görünmemeleriydi, fakat aynı özellik onları komuta merkezlerinden gelen mesajlara ulaşılması son derece zor hedeflere dönüştürüyordu. 1960’ların sonlarında bu probleme olağanüstü ölçekte bir çözüm düşünüldü. Project Sanguine. Projenin arkasındaki fikir bilimkurgu değildi. ABD Extremely Low Frequency, yani ELF olarak bilinen son derece düşük frekanslı elektromanyetik dalgaları kullanarak suyun altında seyreden denizaltılara mesaj ulaştırmayı araştırıyordu. Normal radyo dalgalarının deniz suyuna nüfuz etmesi oldukça sınırlıyken ELF sinyalleri çok daha derinlere ulaşabiliyordu. Fakat bunun ağır bir bedeli vardı. Kullanılan dalga boyları inanılmaz derecede uzundu ve etkili bir iletişim sistemi oluşturabilmek için sıradan bir radyo anteninden çok daha büyük bir altyapıya ihtiyaç duyuluyordu.
İşte Project Sanguine’in sıra dışı tarafı burada ortaya çıkıyordu. İlk tasarımlar, ABD’nin özellikle Wisconsin ve Michigan gibi bölgelerinde, yüzlerce hatta binlerce kilometrelik bir alana yayılabilecek dev bir anten sistemini gündeme getiriyordu. Elektrik hatlarına benzeyen uzun kablolar, toprağın elektriksel özelliklerinden yararlanacak şekilde geniş bir coğrafyaya dağıtılacak ve böylece yeryüzünün kendisi iletişim sisteminin bir parçası haline getirilecekti. Başka bir ifadeyle Pentagon’un düşündüğü şey, yerin altında kilometrelerce uzanan gizli tünellerden oluşan bir iletişim şehri değildi. Gerçek fikir bundan daha tuhaftı. Toprağı devasa bir askeri anten sisteminin parçasına dönüştürmek. Sistemin temel amacı da sıradan askeri haberleşme değildi. Nükleer savaşın başlaması durumunda bile ABD’nin balistik füze taşıyan denizaltılarına ulaşabilmesi gerekiyordu Karadaki iletişim merkezleri vurulabilir, yüksek frekanslı sistemler devre dışı kalabilir ve atmosferdeki koşullar haberleşmeyi bozabilirdi fakat okyanusun altında saklanan nükleer denizaltılar ülkenin ikinci saldırı kapasitesinin en önemli parçalarından biri olarak kalacaktı.
Bu nedenle ELF iletişimi yalnızca teknolojik bir deney değil, nükleer caydırıcılık sisteminin hayatta kalması için düşünülen stratejik bir araçtı Ancak Project Sanguine’in büyüklüğü kamuoyunda duyulmaya başladığında ciddi tartışmalar ortaya çıktı. Böylesine geniş bir sistemin kurulması için çok büyük miktarda arazi kullanılması, kilometrelerce kablo döşenmesi ve yerel bölgelerin askeri altyapının parçası haline gelmesi gerekiyordu. Bunun yanında ELF elektromanyetik alanlarının insanlar, hayvanlar ve çevre üzerindeki olası etkileri konusunda sorular gündeme gelmeye başladı. İşte gerçek askerî proje ile daha sonra ortaya çıkan komplo teorilerinin yolları burada ayrılıyor. Project Sanguine gerçekten vardı. ELF teknolojisi gerçekten araştırıldı. ABD gerçekten çok geniş bir coğrafyaya yayılan bir iletişim sistemi tasarladı. Fakat zaman içerisinde proje hakkında anlatılan hikayeler bunun çok ötesine geçti. Bazı iddialarda ELF dalgalarının yalnızca denizaltılarla haberleşmek için değil, insan davranışlarını değiştirmek, zihinsel süreçleri etkilemek, atmosferi manipüle etmek veya gizli deneyler gerçekleştirmek amacıyla kullanılabileceği ileri sürüldü. Ancak bu iddiaları Project Sanguine’in gerçek amacıyla ilişkilendiren güvenilir ve doğrulanmış kanıtlar bulunmuyor.
Gerçek hikaye zaten yeterince sıra dışıydı. Project Sanguine’in ilk devasa tasarımı siyasi, ekonomik ve çevresel itirazlarla karşılaşınca küçültüldü ve proje farklı isimler altında yeniden şekillendirildi. Project Seafarer bunlardan biri oldu. Sonunda Wisconsin ve Michigan’da daha sınırlı ELF tesisleri kuruldu ve ABD Donanması bu teknolojiyi gerçekten denizaltı iletişiminde kullandı. Ancak ELF sisteminin önemli bir sınırı vardı. Bu frekanslarda veri aktarımı son derece yavaştı. Bir denizaltıya uzun raporlar veya ayrıntılı emirler göndermek yerine çok kısa kodlanmış mesajlar iletilebiliyordu. Böyle bir mesaj, örneğin denizaltıya yüzeye yaklaşmasını veya başka bir iletişim sistemine geçerek ayrıntılı emirleri almasını söyleyebilirdi. Bu ayrıntı, Project Sanguine hakkında yıllar içinde oluşan dünyanın altında çalışan gizli küresel iletişim sistemi görüntüsünden oldukça farklıdır. Fakat projenin tarihsel önemi tam da burada yatıyor. Çünkü Soğuk Savaş sırasında iki süper güç yalnızca daha güçlü bombalar geliştirmiyordu bombalar patladıktan sonra bile çalışmaya devam edecek sistemler tasarlıyordu. Yeraltındaki komuta merkezleri, erken uyarı radarları, nükleer sığınaklar, gizli haberleşme ağları ve okyanusların altında aylarca kaybolabilen denizaltılar aynı stratejik düşüncenin parçalarıydı.
Project Sanguine de bu dünyanın sessiz fakat olağanüstü örneklerinden biriydi. ABD Donanması’nın Wisconsin ve Michigan’daki ELF sistemi sonunda teknolojik gelişmeler ve değişen askeri ihtiyaçlar nedeniyle 2004 yılında kapatıldı. Fakat geride oldukça çarpıcı bir tarih bıraktı. Çünkü Project Sanguine hakkında anlatılan her şey doğru değildi zihin kontrolü, insan davranışlarının uzaktan değiştirilmesi veya gizli küresel deneyler gibi iddialar kanıtlanmış gerçekler değil. Ama belgelenmiş gerçek bile yeterince şaşırtıcı Soğuk Savaş sırasında ABD, okyanusun derinliklerinde saklanan nükleer denizaltılara ulaşabilmek için yüzlerce kilometrelik coğrafyayı dev bir anten sisteminin parçasına dönüştürmeyi gerçekten düşündü. Belki de Project Sanguine’in en ürpertici tarafı gizli bir teknolojiye sahip olması değildi. Asıl ürpertici olan, bu sistemin hangi ihtimal için tasarlanmış olduğuydu. Dünya nükleer savaşın sessizliğine gömülse bile, emirlerin okyanusun altındaki silahlara ulaşmaya devam etmesi.