Antik Mısır’da göz çevresine çekilen o kalın, keskin ve neredeyse meydan okurcasına karanlık siyah çizgi, bugünün estetik algısının çok ötesinde bir anlam taşırdı; çünkü bu çizgi, bir süs olmaktan ziyade, güneşle, hastalıkla, görünmeyen tehlikelerle ve hatta ölümle girişilmiş uzun soluklu bir mücadelenin sessiz tanığıydı. Nil’in kıyılarında doğan uygarlık, doğanın cömertliği kadar acımasızlığıyla da yoğrulmuştu ve Mısırlılar, hayatta kalmanın yalnızca kas gücüyle değil, zihin, gözlem ve sembollerle mümkün olduğunu çok erken fark etmişti. Yakıcı güneşin taşları bile kavurduğu bir coğrafyada, gözler en savunmasız organdı; kum fırtınaları, yoğun ışık yansımaları ve sürekli maruz kalınan parlaklık, yalnızca görmeyi zorlaştırmıyor, zamanla körlüğe varan hasarlar bırakıyordu. İşte bu noktada siyah sürme, adeta modern çağın güneş filtresi gibi işlev görerek, ışığın göz çevresinde kırılmasını azaltıyor, parlaklığı emiyor ve görüşü netleştiriyordu; yani sürme, bakışı güzelleştirmeden önce bakışı mümkün kılıyordu.
Ancak mesele yalnızca güneş değildi; Nil deltası, bereketin bedeli olarak bataklıkları, sivrisinekleri ve mikroorganizmaları da beraberinde getiriyordu. Göz enfeksiyonları, iltihaplar ve paraziter hastalıklar sıradan bir kader gibiydi ve Mısırlılar, deneyimle öğrenilmiş bir bilgelikle, kullandıkları siyah sürmenin içerisine galen gibi mineraller ekleyerek, bağışıklık sistemini hafifçe uyaran ve enfeksiyon riskini azaltan bir karışım elde etmişti. Modern bilim yüzyıllar sonra bu karışımların, düşük dozda antibakteriyel etki gösterdiğini keşfettiğinde, Antik Mısır’ın sezgisel tıbbı sessizce haklı çıktı. Siyah sürme aynı zamanda göz çevresine yaklaşan sinekler için de caydırıcı bir kalkan gibiydi; koyu renkli mineral yapı, hem kokusuyla hem de dokusuyla böcekleri uzak tutuyor, böylece hastalıkların yayılma ihtimalini azaltıyordu. Bu nedenle sürme, özellikle soylular için bir ayrıcalık değil, bir zorunluluktu; çünkü statü, hayatta kalabildiğin sürece anlamlıydı.
Tüm bu fiziksel faydaların ötesinde, Mısırlıların dünyasında görünmeyen tehlikeler, görünenler kadar gerçekti. Göz, ruhun dış dünyaya açılan kapısıydı ve aynı zamanda dış dünyanın ruha sızabileceği en hassas eşikti. Siyah sürme, bu yüzden yalnızca bedeni değil, ruhu da korumak için sürülürdü; göz çevresine çekilen çizgi, kötülüğü savuşturan bir sınır, nazarı durduran bir mühür ve kaotik güçlere karşı çizilmiş sembolik bir çemberdi. Bu anlayış, bakışın yalnızca görmediğini, aynı zamanda etki ettiğini bilen bir uygarlığın izlerini taşır. Soyluların, rahiplerin ve hatta savaşçıların gözlerinde gördüğümüz o dramatik siyahlık, böylece estetikten çok daha fazlasına dönüşür; bilgiyle sezginin, bilimle inancın, hayatta kalma içgüdüsüyle kozmik düzen fikrinin aynı çizgide buluştuğu nadir örneklerden biri olur. Antik Mısır’da göz makyajı, aynaya bakmak için değil, dünyaya bakabilmek için vardı ve o siyah çizgi, insanın doğaya karşı verdiği sessiz ama kararlı mücadelenin yüzüne çizilmiş en kadim imzalarından biri olarak bugün hala bize bakmaya devam eder.